OGNİ - Sayı: 05

Ogni - Sayı 05

Önemli Not: Bu içerik, derginin orijinal baskılarından OCR (optik karakter tanıma) yöntemiyle dijitalleştirilmiştir. Bazı karakter hataları veya eksiklikler olabilir. PDF içeriğiyle farklılık tespit ederseniz lütfen bize bildirin.

Mustafa ÇEÇEN — S. 2

Lazepe So İdasen? (Giriş) / Lazlar Nereye Gidiyor?

  • Göç Olgusu Üzerine — Çuta NOXLAMS — S. 4
  • ARAŞTIRMA: Çay Tarımı ve Sosyo-Ekonomik Etkileri (1) — Ahmet Hacaloğlu KIRIM — S. 6
  • BİR PORTRE: Gürcü Halkının Yiğit Evladı Ahmet Özkan Melaşvili — Faik ATEŞ — S. 9
  • MOZAİĞİN TAŞLARI: Dağıstan ve Türkiye'deki Dağıstanlılar — Semih Seyyid DAĞISTANLI — S. 10
  • KARDEŞ KÜLTÜRLERDEN: Adige Atasözleri, Dağıstan-Avar Deyim ve Atasözleri — S. 11
  • OLAFU: Halkbilimci Wolfgang Feurstein'la Söyleşi — Yapan: Bedia LEBA — S. 12
  • ARAŞTIRMA-İNCELEME: Gürcü/Kartveli/Georgian Terimleri ve Lazlar'la İlişkisi — Ali İSLAMOĞLU — S. 17
  • NANANENA: QAZAQİŞİ GAZETİ — Joakim ENWALL — S. 19
  • LAZURİ İSTORYA: Egrisi / Lazika Krallığı'nın Tarihi — Nodar LOMOURİ — S. 22
  • OSMAN NURİ: Ham Mu On Xoca Biga — S. 27
  • A ƷULU Tİ BZİƷAT: Fakfukişi Foni (Humor) — S. 29
  • KARİKA - LAZURİ (Ideolojik Giriş ve Karikatür) — S. 30
  • AKADEMİK ÇALIŞMA: Lazca Metinler — Prof. Niko MARR — S. 31
  • MÇARALOBA: Şiirler ve Destanlar — S. 35
  • NANANENA: Lazuri Tkvani Şeni (Sizler İçin Lazca) — Bedia LEBA — S. 38
  • NANANENA: Lazuri Grameri 2 — Cemil BUCAKLİŞİ — S. 42
  • BELGE: Karar: Ogni Beraat Etti — S. 45
  • OKURDAN: Okuyucu Mektupları — S. 47
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Çuta NOXLAMS — S. 4

Göç Olgusu Üzerine

  • ARAŞTIRMA: Çay Tarımı ve Sosyo-Ekonomik Etkileri (1) — Ahmet Hacaloğlu KIRIM — S. 6
  • BİR PORTRE: Gürcü Halkının Yiğit Evladı Ahmet Özkan Melaşvili — Faik ATEŞ — S. 9
  • MOZAİĞİN TAŞLARI: Dağıstan ve Türkiye'deki Dağıstanlılar — Semih Seyyid DAĞISTANLI — S. 10
  • KARDEŞ KÜLTÜRLERDEN: Adige Atasözleri, Dağıstan-Avar Deyim ve Atasözleri — S. 11
  • OLAFU: Halkbilimci Wolfgang Feurstein'la Söyleşi — Yapan: Bedia LEBA — S. 12
  • ARAŞTIRMA-İNCELEME: Gürcü/Kartveli/Georgian Terimleri ve Lazlar'la İlişkisi — Ali İSLAMOĞLU — S. 17
  • NANANENA: QAZAQİŞİ GAZETİ — Joakim ENWALL — S. 19
  • LAZURİ İSTORYA: Egrisi / Lazika Krallığı'nın Tarihi — Nodar LOMOURİ — S. 22
  • OSMAN NURİ: Ham Mu On Xoca Biga — S. 27
  • A ƷULU Tİ BZİƷAT: Fakfukişi Foni (Humor) — S. 29
  • KARİKA - LAZURİ (Ideolojik Giriş ve Karikatür) — S. 30
  • AKADEMİK ÇALIŞMA: Lazca Metinler — Prof. Niko MARR — S. 31
  • MÇARALOBA: Şiirler ve Destanlar — S. 35
  • NANANENA: Lazuri Tkvani Şeni (Sizler İçin Lazca) — Bedia LEBA — S. 38
  • NANANENA: Lazuri Grameri 2 — Cemil BUCAKLİŞİ — S. 42
  • BELGE: Karar: Ogni Beraat Etti — S. 45
  • OKURDAN: Okuyucu Mektupları — S. 47
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Ahmet Hacaloğlu KIRIM — S. 6

ARAŞTIRMA: Çay Tarımı ve Sosyo-Ekonomik Etkileri (1)

Ahmet Hacaloğlu KIRIM

Çay bitkisinin anavatanı Hindistan ve Çin olarak bilinmektedir. Bitki biliminde ANGIOSPERMAE adı ile yer alan çay, "Camellia" familyasındandır.

Çay bitkisi 100 seneye kadar yaşayabilir. Ancak 50 senenin üzerinde verim düşmeye başlar. Bitki yüksekliği fazla değildir. Yapraklar sıra üzerinde, her mevsim yeşil renkli, yumurtamsı, uzunca ve parlaktır. Çay bitkisinde çiçek açma dönemi, farklı bölgelere göre değişimi gösterebilir. Çiçek açma temmuz-ocak ayları arasında olabileceği gibi, ağustos-aralık veya ekim-aralık aylarında da kendini gösterebilir.

ÇAY TARİHİ

Çay hakkındaki ilk bilgiler MÖ 500 yılında KONFÜÇYÜS tarafından kaleme alınmıştır. Çayın adı Çince'den gelmekle birlikte, Hintliler çayın kendileri tarafından keşfedildiğini ileri sürmektedirler.

Çay ilk önceleri ilaç olarak kullanılmıştır. Çayın ilaç olarak kullanılması ve kullandırılmasında Buda Rahipleri öncülük etmişlerdir. Rahipler kendilerini insanüstü göstermek için bol miktarda çay içmişler ve uzun müddet uykusuzluğa dayanarak, sıradan insanlardan olan farklarını ortaya koymaya çalışmışlardır. Böylece çay Buda dininin sembolü haline gelmiş ve zamanla "Teeismus" tarikatı ortaya çıkmıştır.

TÜRKİYE'DE ÇAY

Türkiye'de çayın ne zaman içilmeye başlandığı konusunda yeterli veri bulunmamaktadır. Fakat şu bir gerçektir ki, çay ülkemize kahveden sonra girmiştir. Peçevi tarihine göre Türkiye'ye kahve 1555 yılında iki Suriyeli'nin Tahtakale'de açtıkları bir kahvehane ile girmiştir. Çayın Türkiye'ye kahvenin arkasından, ortalama olarak 100 yıllık bir aradan sonra girdiği kabul edilmektedir. Çay Türkiye'ye girdikten sonra kahveden daha fazla talep görmüş ve aranır duruma gelmiştir. İthal yolu ile gelen çayın dışa bağımlılık özelliğini aşabilmek için, yurtiçinde çay üretilebilmesinin yolları araştırılmaya başlanmıştır.

1917 yılında Batum'un Osmanlılar'a geri verilmesi ile Batum'a gelen Ali Rıza Erten, çay yetiştirilmesi için bölgenin son derece uygun olduğu konusunda rapor vermiştir. 1924 yılında Ziraat Umum Müfettişi Zihni Derin, Rize'de çay üretiminin başlatılması için görevlendirilmiştir.

Sovyetler Birliği'nden getirilen 70 ton çay tohumu üreticilere dağıtılmış ve üretim sağlanmıştır. 1940 yılında çıkartılan 3788 sayılı yasa ile çay üretimi devlet kontrolü altına alınmış, Sarp sınırı ile Trabzon Araklı Deresi arası, çay üretim bölgesi olarak ilan edilmiştir. 1942 yılında çıkartılan 4223 sayılı yasa ile çay ithali ve ticaretine devlet tekeli getirilmiş ve bu görev Tekel Genel Müdürlüğü sorumluluğuna verilmiştir. 1984 yılında çayda devlet tekeli kaldırılmıştır. Çayda "serbest piyasa ekonomisine" geçilmesi neticesinde birçok özel çay fabrikası kurulmuştur. 1992 yılı sonuna gelindiğinde 45 adet olan devlet çay fabrikaları yanında, özel çay fabrikalarının sayısı 255'e kadar yükselmiştir.

SAĞLIK DEĞERİ

Yeryüzünde, sudan sonra en çok içilen içecek çaydır. Çay içiminin insan sağlığı üzerinde birçok faydaları bulunmaktadır.

Çay yapraklarında yüksek oranda flor birikimi meydana gelmektedir. Florun diş sağlığına olan olumlu etkileri, çay içimi ile yerine getirilebilmektedir. Normal ölçülerde çay içen insanlarda, dişler bakımlı ve sağlıklı olmaktadır. Çayın ihtiva ettiği floridinin, dişlerin beneklenmesine ve çürümesine karşı önemli koruyucu etkileri vardır. Siyah çay, sinir sisteminin bir bölümünü canlandırmakta, kalbin çalışmasını kolaylaştırmakta ve birçok kalp rahatsızlıklarını önlemektedir. Çay içmeyenlerde içenlere oranla daha fazla kalp krizine rastlanılmaktadır. Yine yeşil çay kan damarlarının yaşlanmasını ve kolayca çatlamasını engellemekte, karın ve bağırsaklarda kan dolaşımından ileri gelen aksamaları gidermektedir. Böbreklerde meydana gelebilecek olan kum ve taş oluşumuna imkan vermemekte, kum ve taş düşürülmesine yardımcı olmaktadır.

İKLİM

Çay bitkisinin yetişmesinde iklim koşullarının çok büyük önemi vardır. Çay bitkisi soğuktan ve dondan hoşlanmaz, fazla rüzgarı sevmez, kurakta ise yetişmez. Çay bitkisi, düzenli bir sıcaklık ve devamlı bir yağmur ister. Bu iklim koşullarının olduğu yerler, çay kültürü için uygun olarak kabul edilmektedir. Çay Asya ve Afrika'da, yukarıda belirlenen özellikleri içeren şartlar içinde yetişirken, Doğu Karadeniz Bölgesi ve Kafkasya'da 41 ile 43 enlem derecesine kadar yetişebilmektedir. Çay bitkisinin doğal hudutlarının dışında kalan bu yöreler, çay bitkisinin yetişebilmesine uygun mikro klima özellikleri taşımaktadırlar. Örneğin Doğu Karadeniz Bölgesi'nde 41.4 enlem derecesinde çay bitkisinin yetişmesine uyumlu şartların oluşmasında bölgeyi saran ve yükseklikleri 3000 metreyi geçen Kaçkar ve Kafkas Dağları'nın büyük etkileri bulunmaktadır. Kafkas Dağları kış mevsiminde soğuk bölgelerden gelen rüzgarları tutarak, ılık ve nemli rüzgarları tutup yağmur haline dönüştürmektedir. Bol yağmur, nem ve düzenli sıcaklık Doğu Karadeniz Bölgesi'nde çay bitkisinin yetişmesi için uygun ortamı yaratan temel etmen olmaktadır.

ÇAY TARIMI

Doğu Karadeniz Bölgesi'nde Ordu ile Artvin Sarp Sınır Kapısı arasında kalan ve sahilden 30 km. kadar içeriye sahil şeridinde çay tarımı yapılmaktadır. Yapılan sayımlara göre 1980 yılında 178.805 aile çay tarımı ile uğraşırken bu ailelerin sayısı 1985 yılında 202.366'ya, 1991 yılında da 215.278'e yükselmiştir. Çay tarımı ile uğraşan aileler, 1980 yılından 1985 yılına gelinceye kadar %13.2 oranında artış gösterirken, bu oran artışı 1985 yılından 1991 yılına gelinceye dek %6.4 değerinde olmuştur.

Ailelerin illere göre dağılımında, yıllara göre önemli bir değişiklik bulunmamaktadır. 1991 yılı değerlerine bakıldığında dağılım oranları içinde Rize'nin %59.6, Trabzon'un %25.6, Artvin'in %9.4 ve Giresun-Ordu'nun %5.4 pay aldığı görülmektedir.

Yapılan araştırmalarda bölge hane halkı ortalaması 6.2 kişi olarak bulunmuştur. Bu duruma göre yaklaşık 1.34 milyon nüfusun çay tarımı ile geçindiği ortaya çıkmaktadır. Türkiye nüfusu içinde %2.3 oranında yer alan bu 215.278 hane halkının oldukça önemli bir potansiyeli olduğu belirlenmektedir.

Çay tarımı ile uğraşan nüfus cinsiyet açısından ele alındığında, kadın işgücünün ağır bastığı görülmektedir. Çay tarımında, budama ve girdi temini dışındaki tüm faaliyetler kadın eli ile yürütülmektedir. Son yıllara doğru kadın işgücünün daha da artmakta olduğu ortaya çıkmaktadır. 1980 yılında, çay tarımında çalışan kadın işgücü %67.2 oranında bulunurken, bu oran 1990 yılında %73.8, 1992 yılında da %74.6 olarak hesap edilmiştir. Erkek işgücünün tarımdan çekilmesi, işin kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Çay tarımından ayrılan erkek işgücü genelde atıl kalmaktadır.

SOSYO-EKONOMİK YAPI

Son 15 yıl içinde yapılmış bulunan yatırımlara bakıldığında, çay üretim alanını temsil eden bölgenin, sağlanan teknik ve ekonomik gelişmelerden gereken payı alamadığı görülmektedir. Yöre, bilinçli olarak ihmal edilmiştir. Türkiye'nin diğer bölgeleri devlet olanaklarından belirli ölçülerde yararlanırken, genelde Laz halkının yaşadığı Doğu Karadeniz Bölgesi'ne minimum düzeyde imkan verilmiştir. Belirtilen süreç içerisinde Türkiye'nin diğer bölgelerinde kısmi bir ekonomik gelişme olurken Doğu Karadeniz Bölgesi'nde gözle görülür bir ekonomik ve sosyal gerileme meydana gelmiştir.

Devlet Planlama Teşkilatı'nın yapmış olduğu en son araştırmaya göre; 1980 yılı sonrası, illerin gelişmişlik düzeyinin tespitinde, Rize ilinin yedincilikten yirmialtıncılığa, Trabzon ilinin yirmidördüncülükten otuzsekizinciliğe düştüğü, Artvin ilinin ise altmışsekizincilikten otuzyedinciliğe yükseldiği belirlenmektedir.

Çay üretim bölgesi illerinin ülkemiz Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) içindeki payları dikkate alındığında, Rize ili 1970 yılında %0.84 pay ile 33. sırada yer alırken, bu sıra 1986 yılında %0.60 pay ile 43. sıraya düşmüştür. Trabzon ili, 1970 yılında %1.21 pay ile 21. sırada bulunurken, bu sıra 1986 yılında %0.96 pay ile 26. sıraya inmiştir. Artvin ili 1970 yılında %0.37 pay ile 57. sırada bulunurken, bu sıra 1986 yılında %0.28 pay ile 60. sıraya gerilemiştir.

Sektörel katma değer payları hesaplandığında: Türkiye ortalaması, tarımda %16.2, sanayide %30.8, hizmetlerde %53 oranında bulunurken, Rize'nin tarımda %31.7, sanayide %22.4, hizmetlerde %45.9, Trabzon'un tarımda %25.6, sanayide %15.6, hizmetlerde %58.8, Artvin'in tarımda %29.2, sanayide %21.9, hizmetlerde %48.9 oranında pay aldığı görülmüştür. Bu durumun değerlendirilmesi yapıldığında, gelir getiri oranı yüksek olan katma değer paylarının düşük, gelir getiri oranı düşük olan katma değer paylarının yüksek olduğu neticesi ortaya çıkmıştır.

Sektörel katma değerlerin Türkiye katma değeri içindeki payları incelendiğinde, şu sonuçlar elde edilmiştir. Rize'de tarım %1.1, sanayi %0.4, hizmetler %0.6, gayri safi yurtiçi hasıla %0.6, Trabzon'da tarım %1.4, sanayi %0.5, hizmetler %1.2, gayri safi yurtiçi hasıla %0.9, Artvin'de tarım %0.5, sanayi %0.2, hizmetler %0.1, gayri safi yurtiçi hasıla %0.3.

Son 5 yıllık dönem için, bütçedeki paylar göz önüne alındığında Rize ilinin bütçe geliri içindeki payı %0.4 iken, bu payın bütçe gideri içinde %0.2 oranında yer aldığı görülmüştür. Trabzon ilinin bütçe geliri içindeki payı %0.5 iken, bütçe gideri içindeki payının %0.2 oranında olduğu hesaplanmıştır. Sonuç olarak 3 ilin bütçe geliri içindeki toplam payının %1, bütçe gideri içindeki payının %0.9 olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum 3 ilimizin bütçe genel imkanlarından ne denli az oranda yararlandığını ve bütçeye olan katkılarının, bütçeden faydalanma oranlarından daha yüksek olduğunu göstermektedir.

(Devam Edecek)

Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Faik ATEŞ — S. 9

BİR PORTRE: Gürcü Halkının Yiğit Evladı Ahmet Özkan Melaşvili

Faik ATEŞ

"5 Temmuz 1980, Cumartesi, saat 09.00." Bu tarih Türkiye'de yaşayan insanlar ve demokrasimiz için utanç verici tarihlerden bir tanesidir.

Bu tarih, Çveneburi Dergisi Sahibi ve Sorumlu Yönetmeni, Gürcü Halkının Yiğit Evlâdı Ahmet Özkan Melaşvili'nin karanlık güçlerce katledildiği günün tarihidir.

MELAŞVİLİ KİMDİR?

Melaşvili, 10 Haziran 1922 yılında Gönen'in Koçbayır köyünde dünyaya geldi. Dedeleri 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) yıllarında Artvin'den göç eden Melaşvili, kültürel ilk bilgileri babası Tevfik Bey'den aldı.

Zor şartlar altında yürüttüğü eğitim hayatında her zaman başarılı bir öğrenci olan Melaşvili, 1944 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ne girdi, ancak ekonomik ve sağlık nedenlerinden dolayı 1946 yılında fakülte'nin 3. sınıfından ayrılmak zorunda kaldı. İzmir Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü'nde ve Nazilli'de Fransız-Türk ortaklığı olan Kemer Barajı Etüd Bürosu'nda çalıştı. 1955 yılında Yüksek Ergün Çinçaraze ile İstanbul'da evlenen Melaşvili'nin 1956 yılında oğlu İberya ve 1957 yılında da kızı Tamara dünyaya geldi.

1959 yılında Bursa'ya yerleşen Melaşvili, İller Bankası Planlama Müdürlüğü'nde çalışmaya başladı. 1962 yılında, yarıda bıraktığı fakülte'den mezun oldu ve Bursa Bayındırlık Müdürlüğü'nde kontrol mimar olarak göreve başladı. Hayriye Köyü Turizm ve Tanıtma Derneği'nin kuruluşuna aktif olarak katıldı, kooperatif kurulmasına önderlik yaptı.

KÜLTÜR ADAMI MELAŞVİLİ

Melaşvili'nin Gürcü Kültürü'ne olan ilgisi 1939-1940 yıllarında başladı. Gürcü alfabesi'nin varlığından haberdar olmayan Melaşvili, diğer Gürcü arkadaşlarıyla birlikte Latin alfabesine dayanan bir Gürcü alfabesi geliştirerek aralarında Gürcüce yazışmalar yapmıştı. 1943'de Gürcü Alfabesi'nin varlığından haberdar olan Melaşvili, alfabeyi çok kısa sürede öğrendi.

1962 yılında, Hayriye Köyü'ndeki Gürcü oyunlarını düzenleyerek köyün gençlerinden bir folklor ekibi oluşturan Melaşvili, 1965 yılında daha önceden yazıştığı Menşevik Gürcü'lerle görüşmek amacıyla Fransa'ya gitti. Almanya'ya giden işçileri Türkiye İşçi Partisi'nde örgütlediği iddiasıyla Hakkari'ye sürülen Melaşvili, istifa ederek Bursa'da Vakıflar Bölge Müdürlüğünde çalıştı ve ardından da serbest mimarlık ve müteahhitlik yapmaya başladı.

Serbest olarak çalıştığı 1970 yılından itibaren Gürcü Kültürü ve diğer Kafkas Kültürleri üzerine daha fazla eğilme fırsatı buldu. Bürosu her görüşten ve etnik kökenden insanın uğrak yeriydi. Bir Kafkasyalı olarak; Gürcü, Laz, Abhaz, Çerkes ayrımı yapmayan ve bu tür ayrılıklara şiddetle karşı olan Melaşvili, 1968 yılında Gürcü Aydınları Kamil Olgun Tavadize, Hayri Hayrioğlu Malakmaze ve diğer arkadaşlarıyla "Gürcüstan" kitabını bastırınca şimşekleri üzerine çekti. "İslamlığa, Türklüğe hakaret ve Komünizm Propagandası yapmak ve Rusya'yı övmek" iddiasıyla kitap hakkında dava açıldı, ancak beraat etti.

Hayriye Köyü İlkokulu'nun Kütüphanesi'ne Deda Ena'yı (Gürcü Alfabesi) koyduğu iddiasıyla evi ve bürosu arandı. El konan kitapları suç unsuru teşkil etmediğinden iade edildi. Kültürel faaliyetlerinden dolayı haksızlıklara uğrayan Melaşvili, hiçbir zaman yılmadı.

O HEDEF GÖSTERİLDİ

Melaşvili, Gürcü Kültürü'nü yaşatmak için yaptıklarını bölücülük ve Komünist Rusya yandaşlığı gibi gösterenler tarafından sürekli olarak bir hedefti. (1)

5 Temmuz 1980, Cumartesi günü saat 09.00'da oğlu İberya ile evden çıkan Ahmet Özkan Melaşvili kendisini bekleyen pusuda boynuna giren kurşunla o anda öldü. Oğlu İberya ise, saldırıdan ağır yaralı olarak kurtuldu. Ahmet Özkan Melaşvili, 6 Temmuz 1980 pazar günü Hayriye Köyü mezarlığında toprağa verildi.

MELAŞVİLİ'NİN AÇTIĞI YOL

Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle bazı görüşlerin aslında tehlike teşkil etmediği anlaşıldığından olsa gerek, Çveneburi Dergisi yeniden çıkabiliyor, Türkiyeli Gürcüler'in Kafdağı Müzik Topluluğu Gürcistan'da konserler verebiliyor, Gürcistan Radyo Televizyon Orkestrası İstanbul'da konserler verebiliyor, birtakım Gürcü Kültür Dernekleri kurulabiliyor.

Bir zamanlar Kültür Adamı Melaşvili'nin savunduğu ve bedelini hayatıyla ödediği Gürcü Kültürünü, dilini yaşatma fikrini 1990 yılında yineleyen Güney Kafkas Kültür Derneği Başkanı Refaiddin Şahin'in günümüzde Tansu Çiller Kabine'sinde bakan olabilmesi Türkiye'deki demokratik gelişmeyi göstermesi bakımından önemlidir.

Yıkıldı Kobuleti Köprüsü,
Göçtü dağ, tepe, güzel ümitler
Herşeyimizdi bizim o
Melaşvili Ahmet'imizi öldürdüler...
(Hasan Tahsin Bejanize, Fatsa, 1986)

Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Semih Seyyid DAĞISTANLI — S. 10

MOZAİĞİN TAŞLARI: Dağıstan ve Türkiye'deki Dağıstanlılar

Semih Seyyid DAĞISTANLI

Türkiye'nin etnik zenginliği içinde önemli bir unsur da, Dağıstan'dan 19. ve 20. y.y.da çeşitli gruplar halinde Anadolu'ya gelen göçmenlerdir. İmam Şamil'in önderliğinde tüm Kuzey Kafkasya'da Rus yayılmacılığına karşı verilen özgürlük savaşının kaybedilmesinin ardından (1859), II. Dünya Savaş'ın sonuna kadar olan dönem içinde onbinlerce Dağıstan'lı Anadolu'ya göç etti. Yazımızın konusu Türkiye'de yaşayan Dağıstan'lılar olduğu için, Dağıstan'ı tanıtma işini bir başka zamana bırakmak gerekiyor. Ancak Dağıstan da aynı Anadolu gibi etnik mozayiği renkli bir toplumdur. Bu yüzden söz konusu etniklere kısaca değinmekte zorunluluk bulunmaktadır.

Dağıstan halkları genel olarak 3 aile içinde değerlendirilebilir:

1) KAFKAS KÖKENLİ

Genel olarak Lezgi halkları adıyla anılanlar, ki bunlar nüfusun %70'inden fazlasını oluşturmaktadırlar. Kafkasikler kendi içinde, dilbilimsel açıdan 5 grup olarak değerlendirebilir. Ve onları da alt gruplara (kabile ve kabile lehçelerine) ayırabiliriz.

  • A— AVAR'LAR: Kendilerine verdikleri ad Ma'arula'dır. Dağıstan halklarının içinde nüfusu en fazla olanlar Ma'arula'lardır. Dağıstan'ın toplam nüfusu içinde %28'lik oranıyla birlikte, Rusya, Azerbaycan, Suriye, Ürdün, Türkiye ve dünya yüzünde yaklaşık 900.000 Ma'arula yaşamaktadır. Avarlar 14 ayrı lehçeye ayrılırlar. Bunlar Andi, Dido, Botlikh, Godoberi, Karata, Bagulal, Tindi, Camalal, Akhvah, Kharshi, Kapucha, Hunzal, Archi ve Ginukh'dur.
  • B— LEZGİ'LER: Lezgi adı ile Dağıstan'ın tüm komşu halkları Dağıstan'lıların tamamını kastederler. Oysa Lezgiler Dağıstan'ın güneyi ile Azerbaycan'ın Kuzeyi'nde yerleşik salt bir ulusu simgeler. Lezgi'ler Dağıstan'ın %15'lik, Azerbaycan'ın %11'lik nüfusunu oluşturmaktalar. Lezgiler; Ağul, Rutul, Tsakhur, Hinalug, Budukh, Dizekh, Kriyz gibi lehçelere ayrılmaktadır. Ayrıca Tabasaran ve Üdi'leri Lezgi dil ailesinin içinde değerlendiren bilim adamları bulunmaktadır. Bütün Lezgi boylarının nüfusu dünya yüzünde 1 milyon yüzbinin üzerindedir.
  • C— DARGİ'LER: Kendilerini Tsadah diye adlandırırlar. Yaşadıkları bölgeye ise DARGANTA derler. Orta Dağıstan bölgesinde yaşarlar. Akuşa, Kaytak, Tsudah, Kubaçi gibi lehçeleri vardır. Dağıstan halkının %18'lik bölümünü oluştururlar. Dünya yüzünde 600.000'e yakın Dargi yaşamaktadır.
  • D— LAK'LAR: Orta Dağıstan bölgesinde Dargi'lere komşu olarak yaşamaktadırlar. Dağıstan nüfusunun yaklaşık %6'sını oluşturmaktadırlar. Dünya yüzünde 250.000 kadar Lak bulunmaktadır.
  • E— TABASARAN'LAR: Lezgice'ye çok yakın bir dil kullanmakta olan Tabasaranlar Dağıstan nüfusunun yaklaşık %5'ini oluşturmaktadırlar.

2) TÜRKİ KÖKENLİLER

Dağıstan nüfusunun yaklaşık olarak %19'luk bölümünü oluştururlar. 4 ulusal birimde değerlendirilebilirler.

  • A— KUMUK'LAR: Nüfusun %12'sinden fazlasını oluştururlar. Dünya yüzünde 300.000'nin üzerinde Kumuk bulunmaktadır. Kumuklar, Nogaylarla birlikte Kıpçak dil ailesine girmektedirler.
  • B— NOĞAY'LAR: Dağıstan nüfusunun %3'ünü oluştururlar.
  • C— AZERİLER
  • D— TEREKEMELER

3) HİNT AVRUPA KÖKENLİLER

Dağıstan nüfusunun %9'unu oluştururlar.

  • A— RUS'LAR: Bölgenin yerlisi değildirler.
  • B— TAT'LAR: Farsça'nın bir lehçesi olan Pehleviceden doğmuş bir dil konuşurlar.

TÜRKİYE'DEKİ DAĞISTAN

Dağıstan'lıların Türkiye'ye göçleri genellikle kara yoluyla gerçekleşmiştir. Göç Gürcüstan üzerinden ya da Batum-Artvin ya da Kars-Sivas yollarından yapılmıştır. Gelen göçmenlerin çoğunluğu Avar (Ma'arula) kökenlilerdi. Avarları ise Lezgiler, Dargiler, Kumuklar ve Laklar izlemektedir.

Türkiye'deki Dağıstan yerleşim birimleri:

  • SİVAS: iline bağlı köyler,
  • TOKAT: iline bağlı köyler,
  • İSTANBUL: Yalova'da (o dönem İstanbul'a bağlıydı) köyler,
  • ADANA: iline bağlı köyler,
  • ADIYAMAN: iline bağlı köyler,
  • BALIKESİR: iline bağlı köyler,
  • BURSA: iline bağlı köyler,
  • ÇANAKKALE: iline bağlı köyler,
  • DENİZLİ: iline bağlı köyler.

Bunların dışında yerleşim birimleri belirlenememiş illerde de Dağıstan kolonilerine rastlanmıştır. Artvin-Hopa, Aksaray, Trabzon, Ordu, Giresun, Sinop, Erzurum, Gümüşhane, Malatya, İzmit, Van, Mersin, Niğde, Nevşehir, Diyarbakır ve sonradan gelip yerleşme olarak büyük kentlerde çeşitli Dağıstan'lı grupları yaşamaktadır.

Dağıstan'lıların tamamı Müslüman ve ezici çoğunluğu da Şafii mezhebindendir. Gelenek ve göreneklerinde İslâm inançlarının açık ve büyük etkileri görülmektedir. Türkiye'de yaşayan Dağıstan'lılar arasında gelenek, görenek ve dillerini en iyi koruyan Avarlardır. Fakat Türkiye'de yaşayan diğer etnik gruplar gibi asimilasyonla kendi etnik özelliklerinden birçoğunu yitirmiş ve yitirmektedirler. İslâm dininin etkisiyle diğer etnik gruplarla karışma olgusu asimilasyona yardımcı olmaktadır.

Türkiye'nin hiçbir bölge ya da ilinde çoğunluk olmadıkları ve dağınık biçimde yerleşmelerden dolayı Dağıstan'lıların asimilasyonu ilerde daha da hızlanabilir. Eğer Türkiye'de demokratik adımlar atılır ve çeşitli etniklere okul, yayın gibi olanaklar tanınırsa Dağıstan'lılar kendi kültür özelliklerini ve dillerini yaşatabilirler.

Türkiye'deki Dağıstan'lılar çeşitli meslek gruplarında bulunmaktadır. Ancak anayurtlarından getirdikleri kuyumculuk gibi sanatları da sürdürmektedirler. Bugün Dağıstan'lılar Türkiye'nin diğer değerli madenleri işleme ve ticaretiyle uğraşa gelmektedirler. Sadece İstanbul'da Kapalı Çarşı'da 200 kadar Dağıstanlı kuyumcu bulunduğu tahmin edilmektedir.

Dağıstan'lılar Kafkasya'nın tümünde ünlenerek, sahiplenilmiş Lezginka ve Lakuri gibi folklör oyunlarını halen köylerde düğün, bayram ve merasimlerinde oynamaktadırlar.

Türkiye'de ünlenmiş Dağıstan'lılar listesi epey kabarık olmakla birlikte birkaçının adını saymak gerekmektedir. Mizancı Murat, Mehmet Fazıl Paşa, Sait Şamil, Sıdıka Avar, Abdullah Baştürk, Mustafa Dağıstanlı, Kadircan Kaflı, Şerafettin Enel, Mehmet Gölhan vb.

Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
S. 11

KARDEŞ KÜLTÜRLERDEN: Adige Atasözleri, Dağıstan-Avar Deyim ve Atasözleri

ADİGE ATASÖZLERİ (1)

  • Anneni dinle ve babanın dediğini yap.
  • Askerliğini yapmamış kişi koşulmamış tosun gibidir.
  • Ayağınla teptiğini bazen ağzınla alırsın.
  • Akıllıyı sayarlar.
  • Arkadaşın nasılsa sen de onun gibi bilinirsin.
  • Adam yüzlü çoktur, ama adam olan azdır.
  • Arkadaşına güvenip de ayıyla güreşme.
  • Ağaç köküne, insan hısım akrabalarına dayanır.
  • Ağlatan dostun, güldüren düşmanındır.
  • Arkadaşın olmayanı yoldaş yapma.
  • Annenin doğurmadığı kardeşin, kardeşinin almadığı gelinin değildir.
  • Atı güzelleştiren binicisidir.
  • Ateşten kaçan kaynar suya düşer.
  • Ambarda olmayan sofrada olmaz.
  • Akıllı kadın, erkeğini her zaman kandırır.
  • Ana bal gibi tatlıdır.
  • Aslını ve ulusunu yadsayan insan değildir.
  • Akıllılık güzelliktir.
  • Aile olunmadan köy olunmaz.
  • Altın içinde oturmak istiyorsan yaşlı yanında otur.
  • Altını altın yapan alın teridir.
  • Alçak gönüllülük en güzel giysidir.
  • Aynı çiçekten arı balı, yılan da zehiri çıkarır.
  • Ana sabrı sonsuzdur.
  • Ana baba evlat için, evlat ise baba içindir.
  • Ahlakı güzel olmayan güzel sayılmaz.
  • Attan düşeni eşek de üzerine bindirmezmiş.
  • Ambardaki fare açlıktan ölmez.
  • Akıllı kişinin her sözü ağzından çıkar.
  • Ava gelmedik kuş olmaz, başa gelmedik iş olmaz.
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Yapan: Bedia LEBA — S. 12

OLAFU: Halkbilimci Wolfgang Feurstein'la Söyleşi

Yapan: Bedia LEBA

Sayın Wolfgang Feurstein yaklaşık otuz yıldır Laz dili ve kültürü üzerine araştırma yapan bir Alman etnolog. Halkbilimci uzun yıllar önce memleketimize seyahat yapmış, birçok Laz yerleşim alanını araştırmaları için dolaşmış, bu arada Lazca'nın Arkabi şivesini öğrenmiş, ender rastlanır bir Lazolog.

1983'te yayınlanmamış mastır tezi "Güney Kafkasyalı Bir Azınlık: Lazlar" adıyla kaleme alınmıştır. Henüz tamamlanmamış doktora çalışması da yine Laz dili, tarihi ve kültürü üzerine... Batı'da uzun yıllardır sürdürülen araştırmaların daha etkili bir şekilde yürütülebilmesi için kurulan (1992) KAÇKAR Kültür Çevresi - Güney Kafkas Dilleri ve Kültürleri Derneği'nin başkanlığına getirilir. Dernek Avrupa çapında bu alanda çalışma yürüten Avrupalı dilbilimciler ve bazı girişimci Lazlar tarafından kurulmuştur ve Laz dili, kültürü ile birlikte Megrelce'nin de korunup geliştirilmesini amaçlıyor. Laz dili gibi yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan eski bir lisan için insancıl taleplerden yola çıkan çeşitli kökenlerden girişimcilerin ortak platformu konumunda... Bir yanıyla kendi dillerine ilgisi olan Lazlar'ın, Megreller'in, Türkiyeli Gürcüler'in, Hemşinliler'in karşılaşma yeri; diğer yanıyla Batılı ya da Türkiyeli Kafkasologlar'ın Güney Kafkasya Dilleri ve Kültürleri ve tarihleri üzerine tartışma yürütecekleri bir ortam. Kendi türünde enternasyonalist bir yapı ve ilk örnek... Enternasyonal dayanışma aracılığıyla var olma savaşımı veren Laz diline uluslararası ilginin kapısını aralıyor. Yeni olanaklara "merhaba" diyor. Bir bitki türünün, bir hayvan türünün yok olma tehlikesi insanları harekete geçirebiliyorsa bir lisanın, bir halkın var olup olmaması söz konusu olduğunda da insanlar harekete geçebilmelidirler. Güney Kafkas Dilleri ve Kültürleri Derneği dillerin ve halkların eşitliğine (sayı gözetmeksizin) inanıyor, bu temel insan haklarından yola çıkarak var oluşunu tüm Kafkas diller ve kültürlerine değer veren çeşitli kökenlerden dostlara özellikle de söz konusu halklara mensup insanlara Lazlar'a, Megreller'e, Türkiyeli Gürcüler'e, Hemşinliler'e duyurur.

Leba: Sayın Feurstein uzun yıllardan beri Laz dili üzerine araştırma yaptığınızı biliyoruz. Lazca ile ilgilenmek nereden aklınıza geldi?

Feurstein: Buna kısaca yanıt verebilirim. 1966 yılında yöreye yaptığım ilk gezi sırasında Hopa'da bir kahvede ilk kez Lazca konuşulduğunu duydum. Bu dil o zaman hayranlığımı uyandırdı ve o gün bugündür bu ilgi peşimi bırakmadı. Belki de biraz meraktı bu. Bu dili konuşan insanların kim olduklarını bu eski anlaşılmaz dili konuşanların gerçekten kimler olduğunu bilmek istedim. Nasıl bir tarihleri olduğunu merak ettim. Bu yakın ilgiden uzun yıllar süren bir uğraş gelişti. Belki de bunca ilgi uyandırması lisanın zorluğunda yatmaktadır.

Leba: Başka nerelerde Laz dili üzerine çalışılıyor? Bu alanda uğraş veren kimler var?

Feurstein: Bu konu da uzun bir mevzu. Lazca'nın Almanya'da uzun bir geleneğe sahip olması ilginçtir. Bu süreç 19. y.y. ortalarında ilk Lazca grameri yazan Rosen'den beri süregelmektedir. Kluge'nin de I. Dünya Savaşı sırasında Lazca metinler topladığı biliniyor. Avusturyalı Stratud Sauer de coğrafyacı olarak Lazca ile yoğun olarak ilgilenmiştir. Son yıllarda durum biraz daha değişiktir. İlk akla gelen tanınmış Fransız Dilbilimci George Dumezil'dir. Bir diğer değerli çalışmayı da tanınmış Hollandalı dilbilimci Tine Amse De Jong otuz yıldan beri sürdürmektedir. Onun Lazca'nın Hopa şivesinde 400 sayfaya yakın bir sözlük çalışması vardır. Bu iki dilbilimcisi bugüne dek batıda en yoğun bir şekilde Lazca ile ilgilenmişlerdir.

Bu arada Gürcüstan'daki çalışmalara da değinmek gerekir. Tanınmış Megrel asıllı dilbilimci Guram Kartozia yaklaşık 40 yıldan beri Lazca ile ilgilenmektedir. Bunun dışında da birçok Gürcü dilbilimcileri vardır. Oldukça detaylı henüz Gürcüce'den tercüme edilmemiş bir Lazca gramer çalışmasıyla Arnold Çikobava'yı hatırlamak gerekir. Bunun dışında Lazca-Megrelce karşılaştırmalı sözlük yazmıştır. Jğenti'ye de ilginç bir Lazca metin antolojisi ile değinmek gerekir. Joseph Kipşidze de iki ciltlik Lazca metin antolojisi sunmuştur. Bir dilbilimci olan Irine Azadyani'yi de eklemek gerekir. Bu arada unutulmuş olan önemli kişiliklere de değinmek gerekir: Örneğin Gürcüstan'da bir zamanlar var olan Lazca okulların direktörü İskender Ʒitaşi'yi anmak gerekir. Son yılların Lazlar'ın ileri gelenlerinden olan 76'da Tiflis'te ölen ressam ve şair Xasan Xelimişi vardır.

Leba: Laz dilinin yok olmayla karşı karşıya olduğu, tehlikede olduğu söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Feurstein: Aslında bu en büyük sorundur. Ve beni de en çok motive eden gerekçe budur. Lazca'nın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olması. Biz insanlar, bir hayvan türünün, bir bitki türünün yok olma tehlikesi karşısında geniş eylemlere gidiyoruz. Bir lisanın yok olma tehlikesine göz yumuyoruz. Bence Lazca gibi böyle önemli geçmişi çok eskilere dayanan bir lisan yok olmamalıdır. Bizler bilim adamları bu yok oluşu önlemek için çaba göstermeliyiz.

Bu tehlike ile ilgili iki nedene değinmek istiyorum. Birincisi "Türk diller politikası" demeyeceğim. "Türkiye'de hakim belli çevrelerin diller politikası" diyeceğim. İkincisi "yalnızca Türkçe üzerine kurulu basın yayın araçları" diyeceğim. Bu ikinci neden son on yıllarda azınlık dilleri ile ilgili önemli kayıplara yol açmıştır. Bir de Lazca'nın önemsizliği, öğrenilmesinin gereksizliği üzerine yapılan belli bir propagandanın getirdiği sonuçlar vardır. Bence yapılacak çalışmalarda lisan üzerinden olumlu olgular insanlara iletilmelidir. Lazca modern edebiyat geliştirilmelidir. Lazca kitaplar yayınlanmalıdır. Dille, gramerle ilgili... Ders kitapları dilbilgisi kitapları geliştirilmelidir. Ayrıca önemli bir konu: Tarih bilinci kazanılmalıdır. Yüzyıllardan beri varlığını sürdüren Laz tarihi ile ilgili doğru bilgilere ulaşabilmelidir insanlar.

Leba: Lazca'yı diğer dillerden ayıran özellikler nelerdir?

Feurstein: Burada Lazca'nın Güney Kafkas Dilleri grubuna girdiği vurgulanmak zorundadır. Laz dili Almanca'da olduğu gibi öntakılar açısından zengin bir dildir. Konu birçok yönden ele alınabilir. Lazca'da 50'ye yakın ön takı vardır. Megrelcede 80 civarında öntakı bulunurken Gürcüce'de yalnızca 12 öntakı bilinir. Lazca çok çok zor bir lisandır. Aslında yalnızca fiil köküne değişmez eleman olarak sahibiz. Burada da işimiz kolay değil. Bazen bir kavram için iki üç farklı fiil köküne sahibiz. Bu durum lisanın öğrenilmesini güçleştirmektedir. Lazca Batılı ya da Türkiyeli Laz olmayan birinin ancak cümle sistemi üzerinden öğrenebileceği bir lisandır. Belirli cümle kalıpları oluşmuştur. Ancak bu kalıplar üzerinden lisana giriş yapılabilir.

Leba: Lazca gramer üzerine ne gibi kısa bilgiler verebilirsiniz?

Feurstein: Dilbilgisi konusunda öncelikle Lazca'daki şive konusuna değinmekte yarar vardır. Lazca'da dört ana şive söz konusudur. Batı'da Atina şivesi, bunu Artaşeni şivesi izler. Daha sonra Arkabi, Vize şivesi gelir. Vize, Arkabi şivesine bağlı bir alt şivedir. Ve Hopa şivesi. Güney Kafkas Dilleri ile ilgilenenler açısından ilginç olan Artaşeni şivesinde -i halinin bulunmayışıdır. Bir de ergativin olmayışı... Neden ve nasıl böyle bir şekil aldığı ile ilgili kesin bir bilimsel açıklama elimizde yoktur. Aslında Lazca'daki dilbilgisi bütünlüklü olarak biliniyor sayılmaz. Her an yeni ve sürpriz olan sonuçlar ve bilgiler ile karşılaşabiliyoruz. Bu henüz sonuçlandırılmamış araştırma konularını tek tek önümüzdeki dönemlerde açıklığa kavuşturmak gerekir.

Leba: Lazca ile Megrelce birbirine yakın iki dildir. Özellikle Gürcüstan'da bazı dilbilimcileri tarafından Lazca ve Megrelce bir lisan olarak kabul ediliyor. Ve bu iki lisana birden Zanca deniliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Feurstein: Burada sanırım iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Lazca'nın ve Megrelce'nin tarihi olarak ortak Kolhide diline ait iki dil olduğunu dilbilimleri tarihi bize aktarmaktadır. Yalnız bu ortak eski dil süreç içinde ayrışmıştır. Buna rağmen Lazca ve Megrelce arasında yüzde 70-80 oranında bir karşılıklı anlaşma söz konusudur. Konuşanların yavaş konuşması, birbirini konuşma içinde tamamlaması, değişik anlatım biçimleri denemesi durumunda karşılıklı anlaşma olağan... Karşılıklı anlaşma bu iki lisan arasında sorun değil buna itiraz eden de yok. Ancak Gürcü tarafından söz konusu olan eğilim Lazca'nın ve Megrelce'nin başlı başına birer lisan olduklarının inkar edilmesi ve üstelik bu lisanların Gürcü dilinin lehçeleri olarak sunii olarak belirlenmesi. Görüşümce bugün iki ayrı lisanın varlığı kabul edilmelidir. Birbirine çok yakın bir akrabalık gösteren Lazca ve Megrelce olarak. Eğer özgürce bir ortamda her iki dil de özgürce konuşulan bir coğrafyada yaşatılabilseydi ortak bir dilsel gelişme gelecekte söz konusu olabilirdi. Zira kelime hazinesinin bir kısmı Lazca'da bir diğer kısmı ise Megrelce'de korunabilmiştir. Özgürce bir ortamda her iki dilin de gelişme olanağına sahip olunsaydı ortak eski dil Kolhide dilinin tekrar büyük bir kısmı ortaya çıkarılabilirdi. Bu tabii ki olası bir süreçtir. Her iki dil arasındaki iletişim, etkileşim diller açısından, onların gelişmesi açısından önemlidir.

Leba: Lazca ile Gürcüce arasında yakınlık derecesi nedir?

Feurstein: Evet bu soru üzerinde önemle durmak gerekir. Bu çok ilginç bir konudur. Burada Gürcü sorunu ile karşı karşıyayız. Birçok Gürcü dilbilimcisine göre Lazca Gürcü dilinin bir lehçesidir. Lehçelerin gelişmesi üzerine pek durmaya gerek yoktur. Çünkü lehçeler yazı diline sahip değillerdir. Önemli olan ana lisanın kendisidir. Bu gerçeklerle yeterince milliyetçiliğe, şovenizme yer vardır. Burada bir karşılaştırma yapmak mümkündür. Almanca ile İzlanda dili arasındaki benzerlik kadar bir ayrışma söz konusudur. Almanca ve İzlanda dili aynı dil grubuna mensupturlar. İzlanda dilini bir Alman anlamaz. Karşılıklı anlaşmak söz konusu değildir. Burada yakınlık derecesi karşılıklı anlaşma ile eşdeğerde değildir. Bir Laz da bir Gürcü'yü anlamaz. Bir Gürcü Lazca anlamaz. Lazca ile Gürcüce arasında dilbilgisi açısından yapısal bir yakınlık söz konusudur. Son tahlilde pratik bir önemi yoktur. Karşılıklı anlaşma mümkün olmayan, gelişimi ayrı ayrı olan iki ayrı lisandırlar... Benim görüşümce Lazca, Gürcü yazı dilinden de eski bir yapıya sahiptir. Dilsel olarak da çok daha zengin bir gelişme göstermiştir. Lazca bir Gürcü lehçesi olarak önemi azaltılamaz. Gürcüce şüphesiz önemli bir edebiyat dilidir. Lazca da Gürcüce'nin de dahil olduğu Güney Kafkas Dil Grubu'na girdiği için Gürcüce'den öğrenilmesi gereken konular vardır. Örneğin ayrı ya da birleşik yazma konularında Gürcüce'den örnek alınacak çok şey vardır.

Leba: Lazca'da yazı dili ne yazık ki çok yenidir. Bu alanda ne gibi yazım girişimleri bilinmektedir?

Feurstein: Bu da çok çok önemli bir konu. Neden Laz dili bu kadar geç yazı diline kavuştu. Burada yine konuya bir Avrupalı bakış açısıyla yaklaşıyoruz. Buna göre bir dil mutlaka yazı diline kavuşmuş olmalıdır. Bilindiği gibi dünyada yazı diline kavuşmamış, sözlü aktarılmış ama son derece zengin ve mükemmel bir yapısal gelişme göstermiş birçok lisan vardır. Kafkasya'da ise lisanların yazı diline kavuşma süreci 1920'lere, '30'lara rastlar. Tam da ilk Laz Alfabesi bu zaman dilimine aittir. 1928'lerde geliştirilmiş olan bu Alfabede bir Lazca gazetenin çıkarılmış olduğu bilinmektedir: Mçita Muruʒxi (Kızıl Yıldız). Bu ilk Laz Alfabesi'nde bazı zorluklar vardı. Bu Latince kökenli bir alfabe olmakla birlikte bazı ek işaretlerle tamamlanıyordu. Birkaç yıl sonra bu Alfabe üzerinde yine çalışılır. Bu kez yine Latince kökenli ancak Türk Alfabesi'ne daha da yakın bir alfabe geliştirilir. Bu girişimlere İskender Ʒitaşi'nin Lazca ders kitabı Alboni örnek verilebilir. Daha sonraları Lazca yazma girişimleri daha çok dilbilim için gerçekleşir. Lazlar için bir Gürcü yazısıyla alfabe düşünülmemiştir. Daha çok dilbilimine bir imkan vermek için Gürcü Alfabesi yardımıyla Lazca yazılmıştır. 1984 yılında basılan Latince kökenli Laz Alfabesi ise Fahri Lazoğlu tarafından geliştirilmiştir. Bu girişime paralel olarak tanınmış bir Laz tarafından listede Gürcü yazısı ile Laz Alfabesi basılmıştır. Her iki yazım girişimi de doğru ve meşrudur. Gürcüstan'da Gürcü yazısı kullanılırken Türkiye'de ve Batı'da yaşayan Lazlar Latince kökenli Laz Alfabesi'ni kullanmalıdırlar. Bu konuda ikilem yaratmak yerine konuya çözüm getirme açısından yaklaşmak gerekir.

Leba: Bu alanda başka ne gibi sorunlar vardır? Neler yapılabilir?

Feurstein: Gelecek yıllarda şu sorun söz konusu olabilir: Yazım girişimleri başarıya ulaşacak mı? Lazca gerçek anlamda yazı diline kavuşacak mı? Şiveler arası farklılıklardan uzaklaşarak bir "ortak Lazca"ya varılabilinecek mi? Bir ortak Lazca olasılığı, bu bir hayal olabilir. Henüz bilemiyoruz. Lazca'daki gelişme bu aşamalara kadar varacak mı? Avrupa'nın başka yerlerinde kültürel azınlıkların yaşadıkları yerlerde, bu ortak dil konusunda pek başarılı sonuçlar alınamadı. Örneğin İsviçre'deki Retoromanlar da (Retoromanlar İsviçre'de yaşayan bir kültürel azınlık, sayıları elli bin olmasına rağmen dilleri ülkelerinde resmi dil ve her alanda kullanılan geliştirilmeye çalışılan korunma altındaki bir dil) bir ortak dil denemesi yapmıştır. Ancak olumlu sonuç alınmamıştır. Karşı karşıya bulunduğumuz bir sorun ki bu çözülebilir: Ortografi (birlikte ya da ayrı yazma sorunu). Neleri birlikte neleri ayrı yazmak gerekiyor. Eğer önümüzdeki dönemlerde Lazca yayınların sayısı artmazsa bu lisanın yaşatılması açısından olumsuz olacaktır.

Leba: Sayın Feurstein 1992'de kurulan Güney Kafkas Dilleri ve Kültürleri Derneği'nin başkanısınız. Derneğinizin amaçları nelerdir? Ne gibi çalışmalarınız vardır?

Feurstein: Derneğimiz Kuzeydoğu Türkiye ve Batı Gürcüstan'da varlığını sürdüren halkların dilleri ve kültürleri ile ilgilenmektedir. Kuzeydoğu Türkiye'de ön planda olan Lazca'dır. Ayrıca burada Hemşinliler'in dili ve kültürü de ilgi alanımıza girmektedir. Türkiyeli Gürcüler'in dili ve kültürü de bu kapsamdadır. Gürcüstan'da yaşayan küçük bir azınlığı oluşturan Lazlar'ın ve önemli bir azınlık olan Megreller'in dili ve kültürü bizleri ilgilendiriyor. Çünkü Lazca ve Megrelce ayrı ülkelerde konuşulsa da aynı kaderi paylaşıyorlar. Her iki lisana karşı kısıtlama var ve yeteri kadar duyarlılık gelişmiş değil.

Derneğimizin amacı Batı Avrupa'da bu söz konusu dillerin ve kültürlerin yaşaması için tüm güçlerin harekete geçirilmesidir. Burada özgür bir ortamda birlikte çalışarak yeni olanaklar yaratmak, bu konularda kitaplar yayınlamak, dil programları geliştirmek. Kısaca insanın yapabileceği her şey bu tehlikede olan diller ve kültürlerin yaşayabilmesi için yapılmaktadır. Burada tek tek kişiler değil duyarlı olan herkesten destek ve yapabileceğinin en çoğunu yapması beklenmektedir. Burada söz konusu olan bireyler bu çalışmalardan kişi olarak yararlanmaları değil amaç tehlikede olan diller için öncelikle Lazca için kamuoyu oluşturmaktır. Laz dili yaşamalıdır. Eğer Lazca'yı yok oluştan kurtaramazsak, evrensel kültür zengin bir lisanı yitirecek, bu anlamda yoksullaşacaktır.

Leba: Sayın Feurstein Lazca'ya Batılı dilbilimcilerin ilgisi artmaktadır. Birçok akademik çalışma bu alanda bilinmektedir. Bu alanda Lazların kendi anadillerine ilgileri ne düzeydedir?

Feurstein: Evet şüphesiz sormak gerekir. Neden Lazca ile Batı Avrupa'da ilgileniliyor? Birtakım garip insanlar mıdır? Ya da kişisel çıkar peşinde koşan birtakım kişiler midir? Ya da dilbilimciler midir Lazca ile ilgilenen, yalnızca dilbilimsel amaçları olan? Tabii ki farklı yaklaşımlar söz konusu olabilir. Lazlar'ın kendi anadillerine yaklaşımları acaba nasıldır? Bu soruya Laz olmayan biri sanırım tam gerçeğe yakın bir yanıt veremez. Bu arada değinmek istediğim bir nokta vardır: Bundan yıllar önce birçok Laz yerleşim birimini gezme olanağım olmuştu. Ne zaman Lazlar'la yalnız kaldımsa, ne zaman rahatsız edilmeden, kontrol edilmediklerini hissettilerse kendi dillerine karşı büyük bir ilgi ve bağlılık gösterdiklerine şahit oldum. Bu ilgi, ki bu beni çok sevindiriyor, geniş bir çevreye yayılıyor. Örneğin İstanbul'daki Laz Vakfı girişimi önemlidir. Özellikle OGNİ'yi çıkaran genç Lazlar umut vericidir.

Leba: Lazlar konusunda Türkiye'de birçok yanlış anlamalar mevcut. Örneğin bütün Karadenizliler'e Laz deniliyor. Ya da Lazlar Pontuslular ile karıştırılıyor. Bu konuda Batılı dilbilimciler ya da halkbilimciler açısından önyargı var mı?

Feurstein: Bu da kendine özgü ilginç bir nokta. Bizler Batı'da böyle bir sorunla karşı karşıya değiliz. Yalnızca Almanya'dan söz etmiyorum. Tüm mevcut yayınlarda, Türkiye dışında yayınlanmış tüm kaynaklardan söz ediyorum. Yunanistan ve bir yönüyle Gürcüstan dışında tümüyle dünya literatürü demek istiyorum. Gerçekten de Batı'da ve dünyada tamamıyla Lazlar'ın kim oldukları, nerede yaşadıkları ve tarihleri kesinlikle biliniyor. Asla tüm Karadenizliler'i Laz olarak göstermek söz konusu olamaz. Türkiyeli bakış açısıyla ise konu farklıdır. Türk şovenizminin etkisi sonucu bu konuya açıklık getirmek oldukça güçtür. Lazlar'la ilgili birçok kaynak mevcut. Seyahat yazıları da var. Tümünde Lazlar'dan söz edilir. Örneğin Trabzon üzerine yüz kitap okursunuz. Belki birinde gerçek Lazlar'la ilgili bir şey bulabilirsiniz...

Eğer Laz kültürü, Laz dili üzerinden gelişiyorsa, "Laz" denilince söz konusu olan gerçek Lazlar olmalıdır. Tüm Karadenizliler'in Laz gösterilmesiyle konu biraz dağıtılıyor. Ve de bir gün saçma Laz fıkraları anlatımına son verilmelidir. Çünkü Laz halkı bu fıkraları hak etmemiştir...

Leba: Lazlar'ın tarihi ile ilgili kısaca bilgi verir misiniz?

Feurstein: Bu çok geniş ve şu sıralar üzerinde çalıştığım bir konudur. Yıllardır Laz tarihi ile ilgili kaynak toplamaktayım. Tarih konusunda bir prensip vardır. Bir Latince sözü "Ad Fontes"i (Kaynaklara) hatırlatmak istiyorum. Tarih üzerinde iddialı olabilmek için ulaşılabilir tüm kaynakları okumuş olmak gerekir. Ancak bundan sonra bir genel izlenim sahibi olunabilir. Bugüne kadarki tarih bilgisi daha farklı metodlar üzerinden edinilmiştir. Ve de belli bölümleri yalnızca kaleme alınmıştır... Birçoğu sadece başkalarından nakletmişlerdir. Bazı kombinasyonlarla çalışmışlardır. Bugüne dek bir noktaya tamamıyla açıklık getirilmiştir: Laz halkı coğrafi olarak bugünkü Batı Gürcüstan'a, tarihi olarak da eski adıyla KOLHİDA topraklarına aittir. Megreller'le direkt bağlarının olduğunu da açıkça söyleyebiliriz. Eski Laz Krallığı LAZİKA dönemine ait bilgiler öyle sanıldığı kadar da bilinmiyor değil. Özellikle Prokop'un aktardığı Lazika ve Pers Savaşları ile ilgili bilgilere tamamıyla ulaşılmıştır. Lazlar'ın dönemdeki başkentini oldukça detayıyla biliyoruz. Laz kralları isimleri ile biliniyor. Laz tarihi daha çok İsa'dan sonra 800'lü yıllarda belirsizleşiyor.

Leba: Kaç Laz Kralı'nın adı biliniyor?

Feurstein: 15 Kral olarak bilinmektedir. Bu konularda elimize geçecek yeni kaynaklardan sonra daha detaylı bilgi edinmemiz mümkün. Büyük Pers Kralı ve Bizanslı bir temsilci arasında yapılan bir anlaşmadan söz ediliyor. Bizans temsilcisi tarafından burada tüm Antik devre dek uzanan tüm Laz krallarının isim listesi deniliyor. Yalnız bu sözü edilen isim listesi tüm bildiğimiz kaynaklarda henüz bulunamıyor. Bu listenin varlığından yalnızca söz ediliyor. Ve Laz hükümdarlarının Batı Gürcüstan'da eski KOLHİDA topraklarında hüküm sürdükleri belirtiliyor.

Bizans dönemine ait Laz tarihi ise tam açık değil. Ben Lazlar'ın İsa'dan sonra 800 yıllarında Arap istilaları dolayısıyla kendi ülkeleri Kolhida'yı terk ettiklerinden yola çıkıyorum. Bu göçlerden sonra Bizans'ın sınırlarını korumada görev alarak bugünkü Kuzeydoğu Türkiye'deki yerleşim alanlarına yerleşirler. Bazı tarihi kaynaklar bu bilgileri ulaştırıyor.

Leba: Son olarak Laz dili ve kültürü konusunda kişisel perspektifiniz nedir?

Feurstein: Benim kişisel perspektifim genç Lazlar'ın atalarının dili ve kültürüne sahip çıkıp çıkmamalarına bağlıdır. Gelişmeler Laz dili ve kültürü ile ilgili Lazlar'dan gelecek uğraş ve çabalar, benim çalışmalarımı da etkileyecektir. Görüşümce tüm var olan güçlerle ortak çalışma zorunlu olacaktır. Kendi aramızda gereksiz tartışmalara, karşılıklı kişisel mücadelelere yer vermeden tüm var olan, ilgi duyan güçleri Laz dili ve kültürü için harekete geçirmeliyiz. Amacımız bu süreci hızlandırmak Laz dili ve kültürünü geliştirmek olmalıdır. Eski bir dil ve kültür olan Laz dili ve kültürü yenilenebilir, günümüz koşullarında da yaşatılarak genç bir dil ve kültür haline dönüştürülebilir. Bu yeni olanağı edebiyat alanında sunulan yeni bazı örneklerde şimdiden görüyoruz. Örneğin serbest nazım türü yazılmış bazı şiirler vardır. Yani Lazca yalnızca bir büyükanne büyükbaba dili değildir. O yarının da dili olabilmektedir.

Şu an Laz dilinin yok oluştan kurtulup kendini yenileyip yenileyemeyeceği konusunda kesin bir şey söylenemez. Türkiye'deki azınlık dillerine karşı uygulanan asimilasyon politikası buna bir engeldir. Ancak bizler dilbilimciler ve halkbilimciler kardeşçe bir dayanışma içinde Laz dili ve kültürüne enternasyonal düzeyde sahip çıkabilirsek bir şans görebiliyorum. Görüşümce eğer tüm kurtarma çabaları da başarıyla sonuçlanmasa da tüm bu uğraşlar boşuna olmayacaktır. Zira bu eski dili ve kültürü belgelemiş olacağız. O zaman birçok kuşak kendine sormalıdır: "Neden bu zengin dili ve kültürü yok ettik?" diye.

Leba: Sayın Feurstein verdiğiniz bilgiler için teşekkür eder, araştırmalarınızda başarılar dileriz.

Feurstein: Ben de teşekkür eder Ogni'yi çıkaran genç Lazlar'a bol şanslar dilerim. Yolunuz açık olsun!

Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Ali İSLAMOĞLU — S. 17

ARAŞTIRMA-İNCELEME: Gürcü/Kartveli/Georgian Terimleri ve Lazlar'la İlişkisi

  • NANANENA: QAZAQİŞİ GAZETİ — Joakim ENWALL — S. 19
  • LAZURİ İSTORYA: Egrisi / Lazika Krallığı'nın Tarihi — Nodar LOMOURİ — S. 22
  • OSMAN NURİ: Ham Mu On Xoca Biga — S. 27
  • A ƷULU Tİ BZİƷAT: Fakfukişi Foni (Humor) — S. 29
  • KARİKA - LAZURİ (Ideolojik Giriş ve Karikatür) — S. 30
  • AKADEMİK ÇALIŞMA: Lazca Metinler — Prof. Niko MARR — S. 31
  • MÇARALOBA: Şiirler ve Destanlar — S. 35
  • NANANENA: Lazuri Tkvani Şeni (Sizler İçin Lazca) — Bedia LEBA — S. 38
  • NANANENA: Lazuri Grameri 2 — Cemil BUCAKLİŞİ — S. 42
  • BELGE: Karar: Ogni Beraat Etti — S. 45
  • OKURDAN: Okuyucu Mektupları — S. 47
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Joakim ENWALL — S. 19

NANANENA: QAZAQİŞİ GAZETİ

[!NOTE] Bu yazı Ogni 4. sayıdaki "Nananena" başlıklı yazının devamıdır.

Joakim ENWALL (*)

Megrelce, "Kartvel" veya "Güney Kafkas Dil Grubu" olarak bilinen dört dilden bir tanesidir. Glottokronojikal araştırmalara göre; Megrelce'nin ve Lazca'nın dahil olduğu Zanik alt grup M. Ö. 800 yıllarında (1) veya "çağımızın" başında (2) "Kartvel" dil ailesinin ayrı bir kolu haline geldi. Gamsaxurdia'ya göre (3); Megrelce Gürcüce'nin bir dialeğidir. Gamsaxurdia, Megrelce'yi standard Almanca ve Suabia (**) dialekti arasındaki ilişkiyle karşılaştırmaktadır. Ancak bu tutum gerçeklikten çok uzaktır.

Megrelce, Batı Gürcüstan'da; esas olarak Abaşa, Calenjixa, Çxoroçgu, Gali, Martvili, Poti, Senaki, Xobi bölgelerinde konuşulur. Ancak önceleri daha doğudaki bölgelerde de konuşulmaktaydı. Aleksandre Tsagareli'nin Mingrel'skie etiudy (4) adlı eserine göre; Gürcüce ve Megrelce arasındaki sınır Cxenis-Çaali nehri setidir, ancak İ. Kipşidze, Grammatika Mingrel'skago (İverskago) Jazyka (5) adlı kitabında sınırın daha batıya, Megrel alanının her iki tarafına yayıldığını, Gürcüce'nin Megrelce'yle yer değiştirdiğini ve Megrelce'nin Abxaz bölgesine kadar yayıldığına işaret etmektedir.

Megreller, nüfus sayımlarına "Gürcü" olarak geçirildikleri için, Megrelce konuşanların sayısı hakkında kesin bilgi edinmek zordur. Kipşidze, 290.000 rakamını vermektedir. Günümüzde ise, Megrelce konuşanların sayısı yaklaşık 400.000 kişi (Klimov, 1986) olarak tahmin edilmektedir, fakat resmi olmayan kaynaklara göre; bu sayı bir milyon kadar olabilir. (6) Bu rakam Megrelya'da da kabul görmektedir. Ancak bu yüksek tahminlerin esas olarak Megrel soyadları taşıyan bireylerin sayısından kaynaklandığı görülüyor (soyadları "-ia,-ava" ile bitenler); bu yaklaşım ise, Megrelce'yi iletişim dili olarak kullanabilenlerin veya "anadili" Megrelce olan kişilerin gerçek sayısını yansıtmamaktadır.

"Georgian" terimi kısmen, "1. anadili Gürcüce olan bir kişi, 2. Gürcüstan'da yaşayan ve ana dil olarak "Kartvel" dillerinden birini konuşan kişi" gibi iki farklı anlama geldiğinden, Megrel etnik yapısı derinine inemeyeceğim kadar zor bir sorundur.

(*) Stokholm Üniversitesi Öğretim Üyesi Sayın Joakim ENWALL 'ın, "'Caucasian Perspectives''de yayımlanan bu yazısı (Some Remarks on the Language Debate in the Mingrelian Newspaper "Qazaqişi Gazeti") İngilizce'den sadeleştirilerek tercüme edilmiştir.

Bu nedenle, bu çalışmam yazılı bir dil olarak Megrelce'nin kullanımıyla sınırlıdır ve ayrı bir dil olan Megrelce'den ve Gürcüce'nin bir dialekti olmadığından (bana göre anlamsız bir sınıflandırma) bahsederken, bunun elbette Megrelleri Gürcü halkından kolaylıkla ayırt edebilebilecek bir halk olarak ifade etmediğinin üzerinde önemle durmak isterim. Bir antropolog veya etnolog değilim ve bunun için, bu uzmanlık alanlarına girmek istemiyorum.

1860'larda Rus yetkililer, muhtemelen "çarist" divide et impera (****) (Böl mü Yönet) politikasının sonucu olan, Megrelce yazı dili'ni (7) uygulamaya koymak istediler. Şüphesiz, bu uygulama kendi içinde, kötü bir fikir olduğu anlamına gelmez; bazen gerici tutumlar ilerlemeci sonuçlara yol açmıştır.

1880'de Aleksandre Tsagareli'nin Mingrel'skie etiudy kitabı, Gürcü alfabesi'yle "merkezi sesli (iracionaluri) harfleri" ve gırtlaksılarla beraber yayımlandı. Tsagareli'den sonra, Megrelce çalışmaları Kafkas Çalışma Heyeti (Upravlenie Kavkazskogo Uçebnogo Okruga) tarafından da sürdürüldü ve metinler "Kiril" alfabesi'yle yayımlandı. Bu yüzden, Megrel okullarında kullanım maksadıyla bir kitabın basımı, Mingrel'skaja Azbuka, "büyük ölçüde şüpheyle" karşılandı.

Megrelce'nin yazılı bir dil olmasina, "Gürcü aydınları" arasında da kuvvetli bir mukavamet vardı. Örneğin; İlia Çavçavadze.

Gürcüstan'da Sovyet Yönetimi'nin kurulmasından sonra Megrelya'da İsaki Zvania önderliğindeki bir grup komünist, Gürcüstan içinde Megrel Özerk Yönetimi ve Megrelce'nin yazı dili olması için çalışmaya başladı.

1 Mart 1930'da İsaki Zvania (*******), Mamanti Kvirtia ve diğerleri ilk Megrelce gazete olan Qazaqişi Gazeti (Köylü Gazetesi)'ni Gürcüstan Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin "resmi" yayın organı olarak yayınlamaya başladılar. Başlangıçta beş günde bir yayınlandı fakat 10 Mart 1932'den başlamak üzere "günlük" olarak yayınlanmaya başladı. Amacı; Gürcüce'yi "hiç bilmeyen" veya çok az bilen Megrel köylülerine "yeni ideolojiyi" tanıtmak ve sosyal gelişmeler hakkında bilgi vermekti. Tirajı, 1933 yılında 15.000'e ulaştı. Zviad Gamsaxurdia'ya (9) göre; tiraj başlangıçta 17.000 kadardı.

Qazaqişi Gazete'nin sayfalarında yer alan "Megrelce" ile ilgili tartışmaların bazı bölümlerini (kendi tercümemle) aktaracak ve analiz edeceğim. Tartışma, toplumsal planlama (Megrelce yazı dilinin kullanımıyla ilgili hazırlık) ve Külliyat planlaması (terimlerin ve kelimelerin bulunması, dile Rusça ve Gürcüce'den geçmiş kelimelerle nasıl yer değiştirileceği) ile ilgilidir. 21 Eylül 1930 tarihli "Bazı Yoldaşların Dikkatine" (10) başlıklı makalede takma isimli (Mojgire) birisi şunları yazıyor:

Megrelce gazete yayımıyla baglantılı olarak kamuoyu bölündü: Bir kısmı gazeteyi "düşmanca" duygularla karşıladı, diğer kısmı ise coşkuyla. Gazete esas olarak din adamları, asiller, kulaklar ve "aydınlar" tarafından düşmanca duygularla karşılandı. Megrelce'nin dil olmadığını iddia ettiler. Onlara göre; Megrelce bir dilse, Kakhetce, İmeretce ve Guryaca da ayrı birer dildi o durumda. Ama Megrelce bilim tarafından (Marr, Tsagareli, Kipşidze ve diğerleri) ispatlanmış bir dildir. Bu dil sadece Megrel Halkının bir bölümü (köylüler) tarafından konuşulur. Megrel köylüsü Megrelce konuşur ve bu dilde yaşar. Fakat bu durum, kültürün diğer dillerini öğrenmeyeceğimiz anlamına gelmez. 'Günümüzde' sadece bir dili konuşmak hiç kimse için yeterli değildir. Madem ki, Megrel köylüsü daha iyi bir dildir (? - OCR unclear), Megrelce'yi kullanmalıdır.

Burada Megrelce'nin vasıta bir dil, gerekli ama "ikinci derece bir dil olarak değerlendirildiğini görüyoruz.

Makale, 26 Eylul 1930'da da devam ediyor:

Parti ve devletin, Megrelce'nin köylülerle ilgili olarak kullanılacağına karar verdiği doğrudur, fakat ne yazık ki, bazı kişiler için "bu" sadece kâğıt üzerinde kalıyor.

Bu son sorun işçi (Muşa) adıyla yazan kişi tarafından da, 26 Mart 1931 tarih ve "Devletin karar verdiği Megrelce kullanımını bazı köylerin nasıl uygulamaya koyduğu" (11) başlıklı makalede tartışıldı:

Bazı köyler hükümetin kararına uymuyor. Örneğin; Gali bölgesindeki "Otobaia" köyünde ve Zugdidi'de (yetkililer) köylülerden resmi belgeleri Gürcüce olarak istiyorlar ve Megrelce yazılmış belgeleri kabul etmiyorlar.

Megrelce'nin uygulamaya konulmasıyla ilgili sorunlar, "eski öğretmen", Kolia (Nikoloz) Bukia tarafından da, 11 Temmuz 1932 tarih ve "İlk Eğitim dili uzerine" (12) başlıklı makalede tartışıldı:

Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevikler) Merkez Komitesi'nin 5 Eylül ve 31 Ekim 1932 tarihli kararları tamamen doğrulandı ve gerekliydi. Bu kararlara göre; ulusal azınlıkların dilleri üretimde ve ilkokul öğretiminde kullanılacak. Ders kitapları hazırlanana kadar, diğer dillerdeki ders kitaplarının metodlarından faydalanmalıyız.

Sadece sorunlar tartışılmaz, Megrelce'nin kullanılmasının olumlu etkileri üzerinde de durulur. D. Çanturia, 12 Eylül 1932'de şunları yazıyor:

Gürcüce eğitim gören bir Megrel çocuğu iki ya da üç yıl zorluk çekmek zorundadır: Kendisine Gürcüce konuşulduğu veya okunduğu zaman, ilk önce Megrelce'ye tercüme etmeli ve ondan sonra ne dendiğini anlamalıdır; böylece, bu (Megrelce'nin okulda kullanımı), bölgemizin (Megrelya) kültürel gelişmesine çok yardım edecektir.

Qazaqişi Gazeti'de dil kullanım sorunlarıyla ilgili bazı makaleler de buldum. İlki, Birinci İşçi ve Çiftçi Muhabirleri Konferansı'ndan bir öneri ve 21 Mayıs 1931'de yayımlanmış. Bu makale, daha önce Qazaqişi Gazeti'de yer alan ve bunların yerine hangi kelimelerin veya "hecelerin" kullanılması gerektiğini belirten bir listeyi de kapsıyor:

  • doğrusu:
  • amxanagi -> ma'ale (yoldaş)
  • tavmjdomare -> dudmaxvenji (başkan)
  • gazaxi -> gazagi (köylü)
  • Çrdiloeti -> oorue (kuzey)

"Dudmaxvenji", yeni kelime bulmanın sadece bir örneğidir. Gürcüce'den bir benzetmedir.

Qazaqişi Gazeti'de daha önce açıklanan bir başka görüş; "takma" adla yazan bir kişiye aittir. Şöyle yazıyor:

Megrelce'ye yerleşmiş olan yabancı kelimeler dilde kalmalıdır. Örneğin; "panjara", "akoşka" ve "sasinta" (pencere). "Sasinta" kelimesi Megrelce'dir, ama kullanılmamaktadır. Megrel köylüsü "akoşka"yı kullanır. Bunun Rusca bir kelime olduğu doğrudur, ama Megrelce'ye yerleşmiştir ve artık değiştirmek ve yerine "panjara" veya "sasinta"yı kullanmak mümkün degildir.

7 Eylül 1931'de İlia Go ia'nın "Megrelce yazmaya başlamak üzerine" (13) başyazısı yayımlandı, yazısında Megrelce'nin gelişmesi hakkındaki endişesini açıklayarak Qazaqişi Gazeti'de dil tartışması için çağrı yaptı:

Edebiyata veya en azından edebiyatın başlangıcına ve onun kurumuna sahip olan, bütün vasıtaların üstünde bir gazeteye sahip olma. Bir halkın dili, bu dilde yazım başladığında en tehlikeli zamanıdır. Böyle zamanda tüm kötü ve doğru olmayan şekilde kullanılan kelimeler ve "formlar"; bütün kaba ve gramer olarak gereksiz şekiller sıkça kural olur, kullanıma girer ve adım adım yer edinir ve dili "formlar!" ve "istisnalar!" yükler. Bunun için, en büyük tedbire ve uyanıklığa, sınırsız, şevkli desteğe ihtiyacımız var, yazımızın bu başlangıç döneminde, "bu saf suları" bulanık yapmamak için. Bugün gerçekten dilimizin ortografisine ve fonetiğine ve stilistik yaratımıyla ilgili sorunlarına daha fazla dikkat gösterme zamanıdır. Fikir değişimine sevketmek amacıyla Qazaqişi Gazeti'de bu sorunlar üzerine "küçük" bir tartışma başlatmak gereklidir.

Bu durum, Megrelce yazı dilinin standartlaşmasına yol açabilecek ciddi bir dil tartışmasının başlamış olduğunu göstermektedir.

"Bazı nedenlerden dolayı" Qazaqişi Gazeti'nin yayımı 1933'de durduruldu ve Megrelce'nin yazılı bir dil olması konusunda bundan sonra herhangi bir girişim olmadı. Yine de, sıkça, 1895'de Kitab-ı Mukaddes'in Megrelce'ye tercümesine karşı olan Megrel din adamlarından gelen eleştiriler ve 1930'larda Qazaqişi Gazeti'ye karşı yapılan eleştiriler benzeri tartışmalar günümüze kadar devam etmiştir.

Megrelce hâlâ, Gürcüce'nin bozulmuş şekli olarak görülmediğinden, daha sıkça "damaxinjebuli Kartuli"dir. Bu görüş ilk defa 11. yüzyılda Leonti Mroveli ve daha sonra da "Zgurtuli" (cıvıldama, heyecanlanma) kelimesini hazırladığı Kartuli Leksikoni'de (1685-1713) "Megrelt mrudi laparaki, gina çxikvta da kaçkaçta laparaki", (Megrellerin bozulmuş konuşma şekilleri veya kargaların ve saksağanların konuşma şekli) olarak niteleyen Sulkhan-Saba Orbeliani tarafından açıklanmıştır.

Megrelce hâlâ hayatın her alanında yüzbinlerce insan tarafından konuşuluyor olmasına rağmen, bu dilde hiç bir "kitap", gazete ve radyo programları bulunmamaktadır. Halkın büyük çoğunluğu Megrelce ve Gürcüce bilen, iki dil (bilingual) konuşan insanlardır. Megrelce-Gürcüce sözlük yoktur, ancak bir çalışma Martvili Etnoloji Müzesi Müdürü Givi Eliava'nın, Tbilisi Üniversitesi Profösörü Korneli Danelia ile birlikte hazırladığı çalışmasıdır. 1975 yılında Givi Eliava "sözlüğü" hazırlamaya başladığında, sözlüğün "günlük" hayatta "insanlar" tarafından kullanımını amaçlamıştı, fakat birlikte çalıştığı Profösör Akaki Shanidze'nin "danışmanlığından" sonra fiillerin "ayrıntılı" açıklamaları üzerine... (OCR text missing a line?)... Megrelce kelimeler hem Martvili (14) hem de Zugdidi dialekleriyle hazırlanacaktı. Ancak Akaki Shanidze ve Korneli Danelia "buna" itiraz ettiler, böylece sözlük Zugdidi dialekti'yle "sınırlandı" ve "dilbilimcilerin kullanımı amaçlandı."

Megrelce ve kısmen Megrelce olarak yayınlanan kitaplara bakarsak "aynı eğilimleri" gözlemleyebiliriz. 1930'ların başında Megrelce bir kaç kitap yayınlandı. Örneğin;

  • İsaki Zvania, Muço Lamenda Samargaloşi moxande gazagoba Sabçoepişi xeşuulobaşeni (Megrelya'nın çalışan köylüsünün Sovyet İktidarı için nasıl mücadele ettiği), (Zugdidi), 1931, (190 s.)
  • Kolektiuri xanda, Anbani Samargaleşi Şkolepişo, (Kollektif Çalışma, Megrelya okulları için okutman) Tpilisi, 1932,(198 s.)
  • Karl Marksi do Pridrix Engelsı, Manipesti Komunisturi Partiaşi, (Komünist Parti Manifestosu), Zugdidi, 1933, (Çeviren: Janier Rogava)

Bu kitaplar Megrel Halkı için hazırlandı ve Megrelce sadece iletişim aracı Olarak kullanıldı. 1930'lardan sonra Megrelce olarak yayınlanan bütün kitaplar "dilbilim", "etnoloji" ve ilişkili bilim dallarının uzmanları için hazırlanmıştır, sıradan Megrel insanı için değil. Benim bildiğim istisna "Kaplan Postlu Şovalye"dir. Kaka Zvania'nın Megrelce tercümesi 1966'da yayınlandı. Şanava'nın tercümesi de 1991 yılında Soxumi'de yayınlandı.

  • Kalistrate Samuşia, Kartuli xalxuri Poeziis Sakitxebi, Megruli Nimuşebi (Gürcü Halk Şiiri Üzerine, Megrelce Örnekler), Tbilisi, 1979,
  • Togo Gudava, Kartuli xalxuri Sıtqvıereba, Megrulı Tekstebi-I, Poezia (Gürcü Halk Edebiyatı, Megrelce Metinler-I, Şiir), Tbilisi, 1975.

Bu kitaplar Megrelce ve Megrel Edebiyatını amaçlamıştır. Böylece "yazılı Megrelce" sadece akademik çalışma düzeyine "indirgenmiş" ve iletişim aracı olarak işlevini "yitirmiştir."

"Son cümlede söylediğim "günümüz" için geçerlidir, ancak bu çalışmamda, böylesi "zor" bir sorun hakkında birşeyler söylemek için "Sosyolinguistık" bir çalışmanın gerekli olduğuna inandığımdan, Megrelce'nin geleceği konusunda herhangi bir yorum yapmaya "cüret" etmeyeceğim."

Dipnotlar:

(1) Klimov, G.A., "O glottochronologiçeskom metode datirovki raspada prajazyka", Voprosy teorii jazyka v zarubezröj lingvistike'de, Moskva, 1961. (2) Gamgrelidze,T. ve Maçavariani, G., Sonantta Sistema da ablauti kartvelur enebşi Tbilisi, 1965. (Miladi yılın başı) (3) Zviad Gamsaxurdia, "Samegrelos Sakitchi, "Literatuli Sakartvelo, "3 Kasım 1989) (4) Sankt-Petersburg, 1880. (5) Sankt- Petersburg, 1914. (6) Givi Eliava, Martvili Etnografi Müzesi Müdürü, Kişisel İletişim. (7) Megrel Dili'nin Gelişimi Zviad Gamsaxurdia'nın makalesinde de ("Samegrelos Sakitchi", Literaturuli Sakartvelo, 3 Kasım 1989) işlenmiştir. O nun yaklaşımı benimkimden oldukça farklı. (8) Şukua Apridonidze, kişisel iletişim. (9) Zviad Gamsaxuürdia, a.g.y. (10) "Namtine ma'alepişi oto'ujet" (11) Muço axorcielena tavrobasi danadginas Margaluri Ninaşeni namtine sopelepi. (12) Pirveli daçgapuri gurapaşi Ninaşeni, (13) Margaluri Çarilobaşi daçgapuri-çkima. (14) Martveli, Givi Eliava'nın materyallerinin çoğunu kaydettiği bölgedir.

(*) İsaki Zvania, "Sovyet" Gizli Polisi tarafından "malum bahanelerden biri uygun bulunarak" katledildi. (Çn.) (Tercume Ali İhsan AKSAMAZ)

Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Nodar LOMOURİ — S. 22

LAZURİ İSTORYA: Egrisi / Lazika Krallığı'nın Tarihi

Nodar LOMOURİ

[!NOTE] Görsel: Jason, boğaları evcilleştiriyor Jean François de Troy (1679-1752)'un yağlı boya tablosu, Antik Kolkhis'in mimarisi hakkında bilgi vermesi açısından önemlidir. (Birmingham Üniversitesi, Barber Güzel Sanatlar Enstitüsü, İngiltere)

Doğu Karadeniz kıyılarında hüküm sürmüş olan Kolkhis Devleti, M.Ö. 6. yüzyıldan 1. yüzyıla kadar çeşitli Kartvel/Megrel-Çani ve Abxaz Kabilelerini birleştirmişti. M.Ö. 2. yüzyılın sonlarında veya 1. yüzyılın başlarında Kolkhis, Pontus Kralı VI. Mithradates tarafından istila edildi ve M.O. 60 yıllarında bir Roma "Vilâyeti" haline getirildi.

M.S. 2. yüzyılda eski Kolkhis Devleti topraklarında belirli "siyasi oluşumlar" ortaya çiktı. Kapadokya Genel Valisi Arrian'ın belirttiğine göre; Kolkhian, Sanni/Dril, Makron ve Heniokhi, Zydritae, Lazi, Apsili, Abaski ve Sanigi Kabileleri Trabzon'dan Dioskuria-Sebastopolis (Bugünkü Soxumi)'e kadar Doğu Karadeniz kıyılarında yaşamaktaydı.

Kolkhian ve Sanni/Dril Kapadokya bölümünde yaşamaktaydı; Makron ve Henoikhi, Abovitse (Bugünkü Fırtına Su)'den başlamak üzere Çoruh Koyu'na kadar uzanan "tek bir krallık" içinde birleşmişti; Apsar (Bugünkü Goniya) Kalesi bu topraklar üzerindeydi. Zydritae Çoruh Koyu'ndan günümüzün Kobuleti'sine kadar uzanan bölgeye yerleşmişti; o zamanlar İberya/Kartli Kralı I. Pharsman'ın yönetimi altındaydı.

Bugünkü Batı Gürcüstan'ın merkezi bölgesi, Rioni (Phasis)'nin her iki tarafında Laz Kavimi yaşamaktaydı. Kuzeyde Apsili, Abaski ve Sanigi "Krallıkları" bulunmaktaydı. Sanigi toprakları Sebastopolis'ten günümüz Shakhe Nehirine kadar kuzey-batıya uzanmaktaydı.

Bu krallıklar, M.S. 1. yüzyıl ortalarında ortaya çıkmıştır. Ancak bazı araştırmacılar, bu kavimlerin orijinleri ve karakterleri hakkında farklı fikirler ileri sürmektedir. Yazarın görüşü, "Antik Kolkhis Devleti'nin" yapısal olarak "durağan" veya "homojen" bir etnik yapıya sahip olduğunun iddia edilemeyeceği yönündedir. Devleti oluşturan bu kabileler "skeptukhii" olarak adlandırılan "ayrı yönetimlerini" içeren kısmi bir "bağımsızlığı" ellerinde bulundurmaktaydı. Sınıf öncesi kabile örgütlenmesi temelinde oluşan bu "taksimat" belirli bölgesel etnik grupları bir araya getiriyordu. Kolkhis Devleti, bu yönetsel bölgeleri, kuvvetli olduğu zamanlarda barış içinde bir arada tutuyordu. Nihâyetinde; "skeptukhii" yöneticileri "Kral'a" bağlıydılar ve her zaman "skeptukhii"yi kendi bağımsız krallıklarına dönüştürmeye çabalamışlardı.

Bölgesel yöneticilerin bu çeşit "ihtirasları", Kolkhis'in Roma yönetimine girmesinden sonra büyük ölçüde "engellendi". Doğu'da Roma yöneticileri "dengeli" kaldığında, yerel yöneticilerin bölgesel etnik grupları için "hükümranlık" çabalarına engel olundu.

Fakat M.S. 1. yüzyılda, Roma Doğu'daki müstahkem yerlerinin bazılarında "boyun eğmek" zorundaydı. Saldırgan gücü tükendi ve Roma "büyük çaplı" istilalar yerine kendisi ve Parthia arasında "tampon" devlet görevi üstlenecek "yarı-bağımsız" devletler sistemini doğu sınırı boyunca tesis etmek zorundaydı. M.S. 2. yüzyıldan başlamak üzere İberya'nın faaliyetleri sıklıkla Roma politikaları için bir tehditti. Örneğin; Zydritae topraklarının II. Pharsman tarafından ele geçirilmesi.

Benim görüşüme göre; Roma'nın, yerel yöneticilerin "ayrılıkçı" temayüllerini, yerel halkların faaliyetlerini ve gelişen İberya gücünü önlemedeki başarısızlığı Kolkhis'de ayrı krallıkların kurulmasına yol açan gerçek sebeplerdi. Bir takım kıyı Roma kalelerini almasına rağmen, bu "devletlerin" yönetici eliti Roma'yla ilişkilerin devam etmesinden endişe duymuşlardı. Bu durum artan İberya "eğilimlerinden" ve Kuzeyli (Dziki, Heniokhi) faaliyetlerinden anlaşılıyor.

En "karmaşık" sorunlardan bir tanesi de bu krallıkların toplumsal karakterleridir. Günümüz Gürcü toplumunun (Doğu devletlerinden araştırmacılar tarafından zamanımızda gün ışığına getirilen) gelişimi itibariyle, zamanın Batı Gürcüstan krallıklarını değişen "doğanın" sınıf toplumları olarak değerlendirme eğilimindeyim. Bu krallıkların karakterleri, yan yana olan çeşitli sömürü şekilleridir. Örneğin; ilkel komünal sistemin önemli varlığı, kölelik ve feodal ilişkilerin ilk adımı. Yine de, sorun tartışılabilir ve daha da "araştırmayı" gerektirmektedir.

Üçüncü yüzyılın ikinci yarısındaki Lazika Krallığı hakkında bilgi yetersizdir. O zamanlar, Lazika Krallığı sınırları günümüz Kobuleti'sinden Xobi'ye kadarki bölgeyi kapsıyor, ancak doğudaki Surami alanına ulaşmıyordu. Surami alanının batısı (Gürcü Argveti) bilindiği kadarıyla M.S. 2. yüzyıldan başlamak üzere Kartli Krallığı'nın yönetim alanı içindeydi.

Arrian'ın belirttiğine göre; Lazika Roma'nın vasalıydı; Lazika Kralları Roma İmparatorlarının onayıyla saltanat sürürlerdi ve kıyı kentlerinde Roma garnizonları vardı. Roma yönetimi, "barbar" kabilelerin (Heniokhi, Scythian ve Alan) faaliyetlerine karşı Phasis'i ve Batı Gürcüstan'ın yerli halkından gelebilecek "muhtemel" kalkışmalara karşı da müstahkem garnizonları güçlü hale getirmek için azami dikkat gösterdi. Arrian'in, Phasis'teki "emekli" Roma'lı askerler kolonisi hakkındaki tanıklığı ilginçtir: Roma yönetimi "gerektiğinde" güvenebileceği bir toplumsal unsurun yaratılmasını amaçlamıştı.

Apsar'da (bugünkü Goniya) ve Sebastopolis (bugünkü Soxumi)'de Roma garnizonları vardı. Bu askeri birliklerin amacı; Kuzey Kafkasya ve Karadeniz kıyısı kabilelerinin saldırılarını önlemek, İberya'nın gelişen gücünden korunmak, artık halkı daha açık bir azimle bağımsızlık peşinde olan Batı Gürcüstan'da Roma etkisini müdafaa etmekti.

M.S. 2. yüzyılda, Batı Gürcüstan'da "kentsel" bir gelişme vardı. Hellenistik dönemin sonunda gerileyen eski kentler yerlerini yenilerine bırakıyordu: Sebastopolis, Apsar, Pitiunt ve Lazika içlerindeki Sarapanis (Bugünkü Shoropani), Mekhlessos (daha sonra Mokhiris) gibi kentler ve birçok yerleşimler Ptolemy tarafından anlatılır.

Batı Gürcüstan'daki dahili ve harici ticaret M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda artış gösterdi. Roma ve onun vilâyetleriyle olan ticaret özellikle arttı ve "sırlı çanak çömlek" yaygın ithal ürünüydü. "Sırlı çanak çömleklerle" ilgili olarak günümüzde yapılan araştırmalar, bunların esas olarak 2. ve 3. yüzyıl Asia Minor üretim merkezlerinden geldiklerini göstermektedir. Amphora buluntularının büyük kısmı Pitsunda, Soxumi ve Goniya'daki kazılarda ele geçmiştir. Amphora esas olarak Pontus'taki Sinope ve Herakleia'da üretilmekteydi.

Sikke buluntuları, Batı Gürcüstan'ın M.S.'ki ilk yüzyıllarda Kapadokya ile yakın ekonomik ilişkiler içinde bulunduğunu göstermektedir. Aynı sikkeler her iki bölgede de dolaşımdaydı. İmparatorluk gümüş sikkeleri ve özellikle Trabzon'dan Vilâyet bakır sikkeleri. Kıyı bölgelerinden farklı olarak, Batı Gürcüstan'ın doğusunda dolaşımda olan sikkeler değişikti ve Parthian drahmisi ve Aleksander sikkelerinin taklitleri imparatorluk sikkeleri arasında, günümüz kazılarında ele geçmektedir. İberya ve Batı Lazika arasındaki çok yakın ekonomik bağlantıları gösteren alandaki para yayılımı hemen hemen İberya'nınkine denktir.

  1. yüzyıldan başlamak üzere Lazika Krallığı önemli ölçüde gücünü geliştirdi. Bu durum, herşeyden önce, bölgesel genişlemesinde görülür; sınırları Çoruh yataklarına kadar uzandı. Apshili, Abazgi ve Sanigi krallıklarının yanı sıra ikinci yüzyılda İberya'ya bağlı olan Zydritae'nin topraklarını da ilhak etti. Svanlar, Missimianlar ve Lechkhumi (Skvimia) bölgesinin ahalisi de Lazika Krallığı yönetimi altına girdi.

Lazika Krallığı'nın gelişmesi Bizans İmparatorluğu'nun çıkarlarını tehdit etmiyordu. Doğu ileri karakollarının Persler, Gothlar ve daha sonra da Hunlar tarafından bertaraf edilmesi, Lazika'yı Doğuda Bizans için dayanılması gereken bir "müttefik" konumuna getirdi.

Ancak Lazika'nın gelişmesinde, Bizans'ın gerilemesi kısmen etkili olmuştur. Üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda Bizans İmparatorluğu kendi sorunlarını kendi başına çözememekteydi. Lazika Kralları'nın bağımsızlık yönelimlerini ve bölgesel yayılmasını kabullenmek zorundaydı. Bu durum, M.S.'ki ilk yüzyıllarda doğuda başlamış olan Roma güç kaybının mantıki bir sonucuydu.

Lazika Krallığı, bütün Batı Gürcüstan'ı iktisadi açıdan birleştirdi. Pro forma Lazika Kralı Bizans'ın bir vasalı olarak kaldı. Ancak kendisinin de vasalları vardı. Abazgi, Svan ve diğer bağlı bölgelerin yöneticileri Lazika Kralı tarafından atandı, onlar da vergi ödemek ve Lazika'nın Kuzey sınırlarını korumak amacıyla Lazika Krallığı'na askeri birlik vermek zorundaydılar. Apshilia ilhak edildi ve valileri Lazika Kralı tarafından atandı.

Lazika devletinin "gücü" kısa ömürlü oldu. 5. yüzyılın 70'li yıllarında Svaneti'nin "kaybedilmesiyle" zayıflamaya başladı. Bizans İmparatorluğu'yla olan "mücadele" bu sonu getirdi. Bizans İmparatorluğu'nun kendi iç bünyesindeki çatışmalardan (Vandal ve Attila'nın Hun istilası, mezhepsel çatışmalar, saray içi ihtilâflar) faydalanan Lazika Kralı Gubaz, İmparator Marcian'a karşı ayaklandı ve Pers desteği için çaba harcadı. Savaşı uzun müzakereler takip etti, sonucunda Lazika Kralı Gubaz, oğlu Tsate lehine tacından "feragat" etti. Svan liderlerinin bu "imkânı" vasallıktan kurtulmak için kullandıkları farzedilir.

  1. yüzyılın 20'li yıllarına kadar Lazika'daki olaylar üzerinde bir sis perdesi vardır.

Lazika'nın dördüncü ve beşinci yüzyıllardaki iktisadi gelişimi konusundaki bilgiler kısıtlıdır, ancak bu konuda arkeolojik materyaller ve yazılı kaynaklar bilgilenmemize yardımcı olmaktadır. Batı Gürcüstan'ın, o zamanki yüksek düzeyli tarımı, ürünü ve özellikle de bağcılığıyla övünülebileceği açıktır. "Hayvancılık" ve "ormancılık" önemli bir yer tutmaktaydı. Özellikle dış ticaretin gelişmişliği konusunda kesin deliler mevcuttur.

Daha ziyade Soxumi ve Pitsunda bölgelerinden ele geçen arkeolojik bilgiler, Pontik Sinope'den, Ege'den (amphora ve çanak çömlek) ve diğer Doğu ve Batı merkezlerinden (Cologne ve Alexandria) cam eşyaların sağlandığını göstermektedir.

İkinci ve üçüncü yüzyıl, özellikle dördüncü yüzyılla karşılaştırıldığında seramik ithalinde bir düşüş vardır. Bu durum, Goth istilasından sonra kıyı kentlerindeki üretimin düşüşüyle ve Bosporus ve Trebizond kalıntılarıyla açıklanabilir. Bu gerileme, ithal edilen mallara potansiyel bir rakip olan yerel seramik endüstrisinin gelişimiyle de açıklanabilir. Nümismatik verilerin gösterdiğine göre; Batı Gürcüstan dış dünya ile olan ticaretini dördüncü yüzyılda kesmemişti.

Güçlenen Lazika Devleti, kentsel gelişimi hızlandırdı. 4. ve 5. yüzyıllarda Lazika'nın gelişimlerini üretim ve ticaret merkezi olarak teşvik ettiği kıyı kentlerindeki yerel unsur dikkate değer ölçüde faaldi. Goth ve Hun istilalarının Bosporus kentlerinde yol açtığı telâfi edilemez gerilemelerden sonra Lazika kentleri bu alanda etkili olduklarını ispat ettiler. Krallığın gücü ve ülkenin öz kaynaklarının kullanımıyla boşluğa doldurdular. Dördüncü ve beşinci yüzyıl toplumsal gelişimiyle ilgili bilgi azdır, ancak feodal ilişkilerin oldukça yoğun gelişiminden bahsedebiliriz. Bu durum, krallığın siyasi yapısıyla, Kilisenin iktisadi gelişimiyle, Hıristiyanlığın Batı Gürcüstan'da gelişimi ve nihai muzafferiyetiyle ispatlanmıştır.

Batı Gürcüstan'daki, geç klasik dönem süresince ortaya çıkan kültürel gelişme, günümüzde yeterince incelenmemiştir. Bu karmaşık sorun üzerinde şimdilik durmayacağız, ancak özel anlamı olan bazı noktalar tartışılacaktır.

Lazika'nın kültürel gelişimi prensipte herhangi bir "yenilik" içermez. Kentsel ve kırsal gelişimi Helenik modeli izlemiştir: Kolkhis antik kültüründeki yerel gelenekler, Batı, Roma ve Bizans kültür unsurlarıyla birleşmiştir. Bu durum seramikçilikte belirgindir. Yerel zanaatkâr toprak ürünlerinde Roma ve Bizans çeşit ve şekillerini uyguladı ve etkilendi, ne var ki, bu toprak ürünleri üzerine yerel motifleri yoğunlukla işledi.

Toplumsal elite, Roma ve Bizans kültürlerinin etkilerini ilk hissedendi. Yerel "asiller" geniş ölçüde ithal edilen pahalı amphora ve cam eşyayı kullandı. Bunlar kıyı kentlerinin yanı sıra, iç yöre (Kutaisi yakınındaki Parnali Dağı, Tsebal'da) asilleri tarafından da kullanıldı. Bu tür maddeleri ve broş, bilezik, küpe, boncuk, saç tokası gibi giysi süslerini de kullandılar.

Lanchkhuti bölgesindeki Shukhuti Köyü'ndeki kazılarda ortaya çıkartılan "Roma hatlarındaki" villa rustica, bu ilişkinin özel bir göstergesidir. Villa, Roma Kültürü'nden etkilenmiş zengin bir Laz'ın ikâmetgâhı idi.

Roma ve Bizans Kültürleri'nin etkisi, hem Roma ve Bizans çağdaş metodlarının uygulandığı kentlerdeki binalarda ve hem de kilise mimarisinde kolaylıkla gözlemlenebilir. Pitsunda'daki mozaik işçiliği, yerel gelenek ve kavramlardan bazı ayrıntılar kullanılmasına rağmen, Stil ve motifleri Suriye ve Filistin sanatına yakınlığı açısından ayrı bir yer tutar. Yerel öğelerin ve Helenik olmayan bazı süslemelerin uygulanması, bu mozaik işçiliğinin yerel ustalar tarafından yapıldığını çağrıştırmaktadır.

Dördüncü yüzyılın önde gelen filozof ve hatibi olan Themistius, bir açıklamasında, Phasis yakınındaki felsefe retorik yüksek okulundan bahseder. Themistius ve babası, muhtemelen üçüncü yüzyılın ikinci yarısından daha geç olmayan bir zamanda kurulmuş olan bu okula devam etti. Özel bir yüksek okulun kurulması için, Phasis'te ve Batı Gürcüstan'da yeterli bir Grek nüfusunun olduğunu (kısmen yerleşmiş olsalar bile) farzedemeyiz, öğrencilerinin büyük bir kısmını yerel gençlerin oluşturduğunu söylemek daha mantıki olacaktır. Phasis'te böyle bir okulun varlığı, uygun şartların mevcudiyetini ortaya çıkarmaktadır, bu yüzden Batı Gürcüstan'da felsefe ve retorik'in yüksek gelişmişliğinden söz edebiliriz. Bu ülkenin "İlham Mabedi" olarak anılması boşuna değildir.

Son bir sorun da, Hıristiyanlığın Batı Gürcüstan'da yayılmasıyla ilgilidir. Günümüze kadarki Gürcü tarihçiler, Hıristiyanlığın Batı Gürcüstan'da altıncı yüzyılın yirmili yıllarında, Doğu Gürcüstan'dan daha sonraki bir dönemde, devlet dini kabul edildiğine işaret etmişlerdir. Bu görüş, Lazika Kralı Tsate'nin 523 yılında İstanbul'da Vaftiz edildiğini belirten İtirafçı Theophanes'in pasajının yanlış yorumlanmasına dayanmaktadır. Bu olayın anlatımının, Theophanes tarafından oldukça kısaltıldığı anlaşılmış bulunmaktadır. Bu konuda kaynaklık eden John Malalas, Kral Tsate'nin siyasi nedenlerden dolayı Paganlık'tan yana tutum takındığını ve 523 yılında tekrar Hıristiyanlığa dönerek, ikinci kez vaftiz edildiğini yazmaktadır. Oysa Tsate, bu tarihten çok önceleri de Hıristiyan'dı.

Hıristiyanlığa, Batı Gürcüstan'da, 6. yüzyıldan çok önce yayıldığına dair bir çok belirti bulunmaktadır. Pitiunt'un başpiskoposu olan Stratophilus, Nicaea Ecumenical Konsül'de temsilciydi; altıncı yüzyıl yazarları, Lazlar'ın çok önceden Hıristiyan olduklarını belirtmektedir. Caesarea'lı Procopius, İberyalılar'ın ve Lazlar'ın Hıristiyanlığı İmparator Constantine zamanında kabul ettiklerini açıkca belirtmektedir. Bütün bunlar bizi, Lazika'da Hıristiyanlığın devlet dini olarak İberya (Kartli)'yla hemen hemen aynı tarihlerde kabul edildiği sonucuna ulaştırmaktadır.

(*) Tbilisi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Nodar LOMOURİ'nin, Bedi Kartlisa Dergisi'nde (26, 1969, Paris) yayımlanan "History of The Kingdom of Egrissi/Lazika-From Its Origins to the Fifth Century" başlıklı bu yazısı sadeleştirilerek tercüme edilmiştir. Bazı terimler, araştırmacılara kolaylık sağlayacağı göz önünde bulundurularak aynen aktarılmıştır. Aynı Krallığı Gürcü ve Abxazlar "Egrisi", Romalı/Bizanslılar "Lazika" olarak adlandırmışlardır. (Tercüme: Ali İhsan AKSAMAZ)

Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
S. 27

OSMAN NURİ: Ham Mu On Xoca Biga

  • A ƷULU Tİ BZİƷAT: Fakfukişi Foni (Humor) — S. 29
  • KARİKA - LAZURİ (Ideolojik Giriş ve Karikatür) — S. 30
  • AKADEMİK ÇALIŞMA: Lazca Metinler — Prof. Niko MARR — S. 31
  • MÇARALOBA: Şiirler ve Destanlar — S. 35
  • NANANENA: Lazuri Tkvani Şeni (Sizler İçin Lazca) — Bedia LEBA — S. 38
  • NANANENA: Lazuri Grameri 2 — Cemil BUCAKLİŞİ — S. 42
  • BELGE: Karar: Ogni Beraat Etti — S. 45
  • OKURDAN: Okuyucu Mektupları — S. 47
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
S. 29

A ƷULU Tİ BZİƷAT: Fakfukişi Foni (Humor)

  • KARİKA - LAZURİ (Ideolojik Giriş ve Karikatür) — S. 30
  • AKADEMİK ÇALIŞMA: Lazca Metinler — Prof. Niko MARR — S. 31
  • MÇARALOBA: Şiirler ve Destanlar — S. 35
  • NANANENA: Lazuri Tkvani Şeni (Sizler İçin Lazca) — Bedia LEBA — S. 38
  • NANANENA: Lazuri Grameri 2 — Cemil BUCAKLİŞİ — S. 42
  • BELGE: Karar: Ogni Beraat Etti — S. 45
  • OKURDAN: Okuyucu Mektupları — S. 47
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
S. 30

KARİKA - LAZURİ (Ideolojik Giriş ve Karikatür)

  • AKADEMİK ÇALIŞMA: Lazca Metinler — Prof. Niko MARR — S. 31
  • MÇARALOBA: Şiirler ve Destanlar — S. 35
  • NANANENA: Lazuri Tkvani Şeni (Sizler İçin Lazca) — Bedia LEBA — S. 38
  • NANANENA: Lazuri Grameri 2 — Cemil BUCAKLİŞİ — S. 42
  • BELGE: Karar: Ogni Beraat Etti — S. 45
  • OKURDAN: Okuyucu Mektupları — S. 47
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Prof. Niko MARR — S. 31

AKADEMİK ÇALIŞMA: Lazca Metinler

Prof. Niko MARR

(Nikolai Marr (1864-1934), ünlü bir Kafkasolog olup 1910 yılında Pazar/Atina bölgesinden derlediği Lazca metinleri yayınlamıştır. İşte bu çalışmadan seçilmiş bazı Atinuri (Pazar Şivesi) metinler:)

16. KİTABİŞENİ (Kitap Hakkında)

  • Ham kitab komomçıko, Xazi mayasertu. (Bu kitabı bana verseydin, hoşuma giderdi.)
  • "Muya ododare, ozitu muşi va gişkun do?" (Ne yapacaksın, okumasını bilmiyorsun ki?)
  • Ma çara opşa mizitapun. İritulışı ozitu komişkun. (Ben yazı çok okumuşum. Her türlü okumayı bilirim.)
  • "Ham kois came onı?" (Bu adamın camı var mı?)
  • İri kois tito tane kon. (Her adamın birer tane var.)
  • "Dogurams mi on?" (Öğreten kimdir?)
  • Xoca on. (Hocadır.)
  • "Muya ozitapams?" (Ne okutuyor?)
  • 3uludestepe ozitapams. (Dersleri okutuyor.)
  • "Him xocak nak çara tku?" (O hoca nerede yazı söyledi?)
  • Xocape polis ituran, hai moxtanes mektebi gon3aman do hak çara ozitapaman. (Hocalar şehirdedirler, buraya gelecekler, mektebi açacaklar ve burada yazı okutacaklar.)
  • "Opşa xoca oni?" (Çok hoca var mı?)
  • Kon. (Var.)
  • "Berepe şeni kitabepe nakele moiğaman?" (Çocuklar için kitapları nereden getiriyorlar?)
  • Polışa. (Şehirden.)
  • "Kitabepe naku paras eçopuman?" (Kitapları kaç paraya alıyorlar?)
  • A kroşisti kon, oşi kroşisti kon. (Bir kuruşa var, yüz kuruşa var.)
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
S. 35

MÇARALOBA: Şiirler ve Destanlar

  • NANANENA: Lazuri Tkvani Şeni (Sizler İçin Lazca) — Bedia LEBA — S. 38
  • NANANENA: Lazuri Grameri 2 — Cemil BUCAKLİŞİ — S. 42
  • BELGE: Karar: Ogni Beraat Etti — S. 45
  • OKURDAN: Okuyucu Mektupları — S. 47
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Bedia LEBA — S. 38

NANANENA: Lazuri Tkvani Şeni (Sizler İçin Lazca)

  • NANANENA: Lazuri Grameri 2 — Cemil BUCAKLİŞİ — S. 42
  • BELGE: Karar: Ogni Beraat Etti — S. 45
  • OKURDAN: Okuyucu Mektupları — S. 47
Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
Cemil BUCAKLİŞİ — S. 42

NANANENA: Lazuri Grameri 2

Cemil BUCAKLİŞİ

Bir dilin gramatik yapısını ortaya koymak zor ve sorumluluk isteyen bir iştir. Laz dili grameri geçmişte yabancı dilbilimciler tarafından ele alındı. Ancak bugüne kadar Türkiye'de bu konuda yayınlanmış bir çalışma yoktur. LAZURİ GRAMERİ'yi yayınlamakta amaç böylesi dar bir çalışma ile Laz dili gramerini kesin kalıplarla ortaya koymak değil. Dilbilimciler ya da ilgi duyanlarca yapılacak Laz dili ile ilgili bir çalışmaya ön ayak olmak bu konuya ilgi çekmektir.

Çalışma ATİNA (Pazar) şivesi ile yapılmıştır. Ancak Lazca'nın gramer yapısı aynı olduğundan şiveler arasında bir değişim sözkonusu olamaz. Katkılarınızı bekliyoruz.

COXOŞİ XALEPE (İsmin Halleri):

Lazca'da bütün isimler çekime uğrarlar. Monimativ (yalın) hal, "i" hali, Ergativ (k) hal, Dativ (s) hal, Genetive (şi) hal, Yönelme hali, "ile" (te) hali olmak üzere yedi hal vardır.

1-a) Monimativi Xali (Yalın Hal): Monimativ hal ile "i" hali aynı formdadır. Yüklemin girdiği forma göre "i" hali mi, monimativ hal mi olduğu anlaşılır.

COXO + i

  • Koçi komoxtu : Adam geldi.
  • Oxori diçu : Ev yandı.
  • Oxori gamaçu : Evi sattı.
  • Çai bvit : Çay biçtim.
  • Mkyapu damit! : Çakal vurun!
  • Nana moxtas : Anne gelsin.
  • Tolişi çilambi : Gözün yaşı.

1-b) "i" Xali:

  • Koçi kobziri : Adamı gördüm.
  • Oxori kogamaçu : Evi sattı.
  • Oxori kekun3u : Evi yaktı.
  • Çai bvit : Çayı biçtim.
  • Mkyapu damit! : Çakalı vurun!
  • Nana komoyoni : Anneyi getir.

1-c) Ergativi (k) Xali: COXO + K

  • Ali-k Ayşe-s uzu : Ali Ayşe'ye söyledi.
  • Mçeşi-k ali nukvatu : Çoban boğazını kesti.
  • Biçi-k bozo omtinu : Erkek kızı kaçırdı.
  • Oxorca-k nekna gon3ku : Kadın kapıyı açtı.
  • Bere-k nana-s abgaru : Çocuk Anne'ye ağladı.
  • Oxorca-k sofra kododgu : Kadın sofrayı kurdu.

1-d) Dativi (s) Xali: COXO + S

  • Mxuci-s kogelevadvi : Omuzuma koydum.
  • Şka-s kogovirti : Belime sardım.
  • Koçepe-s kekovantali : Adamlara karıştım.
  • Gza-s bziri : Yolda gördüm.
  • Nekna-s koçi ren : Kapıda adam var.
  • Hem-sati-s vogni : O anda anladım.

1-e) Genetivi Xali (şi): Ait olma anlamını verir. Ali-nin, Cemil-in gibi. COXO + Şİ

  • Ayşe-şi : Ayşe'nin
  • Ayşe-şi toma : Ayşe'nin saçı.
  • Himu-şi bere : Onun çocuğu.
  • Karmate-şi nkola : Değirmenin anahtarı.
  • Hentepe-şi coğori : Onların köpeği.
  • Tuta-şi çona : Ayın ışığı.
  • Mjora-şi toli : Güneşin gözü.

1-f) KTAPA Xali (Yönelme Hali): Lazca'da fiiller yönleri ile birlikte ifade edilirler. Bu Laz dilinin önemli özelliklerinden biridir. Lazca'nın bu özelliğinden dolayı yönelme hali (bir yere, bir yerden) aynı soneki alır. COXO + ŞA/ŞE

  • Oxori-şa mopti : Evden geldim.
  • Oxori-şa mebulu : Eve gidiyorum.
  • Noğa-şa cebulu : Çarşıya iniyorum.
  • Pici-şe cuvelu : Ağzından düştü.
  • Pici-şe kamvalu : Ağzına girdi.
  • Toli-şe kogamuğu : Gözümden çıkardı.

Bazı durumlarda "ŞA" kullanıldığı yere göre "-a kadar" anlamını da verir. Bu şekil bir kullanımda fiil ŞA formuna da girebilir ve yönelme hali vardır. COXO + ŞA / FİİL + ŞA

  • Oxori-şa vulu : Eve kadar gidiyorum.
  • Moxta-şa giondare : Gelene kadar bekleyeceğim.
  • Bğura-şa malimba : Ölene kadar seveceğim.

2. ONA-ORA-ORDO (Zamanlar)

2-1) ZAMANİ ORAPE (Zaman Ekleri)

ŞAHIS TEKİL ÇOĞUL
Ma/Şku (v).... (v)....t
Si/Tkva (Ø).... (Ø)....t
Him/Hini (Ø)....n/s (Ø)....nan/esa

2-2) ORTU - ORTES (İdi - İdiler)

  • Bere ortu : Çocuk idi (vardı).
  • Koçi ortu : Adam idi.
  • Katu ortu : Kedi idi.
  • Berepe ortes : Çocuklar vardı.
  • Koçepe ortes : Adamlar vardı.
  • Toyçepe ortes : İpler vardı.
  • Kinçepe ortes : Kuşlar vardı.

2-3) Golalveri Oraşi OYAPU (Olumsuzluk) Soru cümlesi yaparken yüklemin sonuna "İ" getirilir. Olumsuz cümlede yüklemin önüne "VAR" eki gelir.

  • Ma bere vorti : Ben çocuktum.
  • Si bere orti : Sen çocuktun.
  • Him bere ortu : O çocuktu.
  • Ali bere ortu : Ali çocuktu.
  • Şku berepe vortit : Biz çocuktuk.
  • Tkva berepe ortit : Siz çocuktunuz.
  • Hini berepe ortes : Onlar çocuktular.

3-a) Golarveri Oraşi MİĞUN do MİYONUN (Sahiplik) Tekillerde; canlılar için "MİYONUTU", cansızlar için "MİĞUTU". Çoğullarda; canlılar için "MİYONUTES", cansızlar için "MİĞUTES".

  • Ma bere miyonutu : Çocuğum vardı.
  • Si svara giğutu : Kitabın vardı.
  • Himu-s svara uğutu : Kitabı vardı.
  • Ali-s svara uğutu : Ali'nin kitabı vardı.
  • Şku berepe miyonutes : Çocuklarımız vardı.
  • Tkva svara giğutes : Kitabınız vardı.
  • Hini-s svara uğutes : Kitapları vardı.

2-4) ŞKİMİ, SKANİ, ŞKUNİ (İyelik Zamirleri) Ait olmayı ifade eder.

  • (Ma) Şkimi : Benim (+na = Benimki)

  • (Si) Skani : Senin

  • (Him) Himuşi : Onun

  • (Şku) Şkuni : Bizim

  • (Tkva) Tkvani : Sizin

  • (Hini) Hinişi : Onların

  • Bere-şkimi : Çocuğum.

  • Bere-skani : Çocuğun.

  • Bere-muşi : Çocuğu.

  • Bere-şkuni : Çocuğumuz.

  • Bere-tkvani : Çocuğunuz.

  • Bere-nişi : Çocukları.

2-5) HUSİNERİ ORA (Şimdiki Zaman) Şu an yaşamakta olduğumuz zamanı ifade eder. (Geniş zamanla aynı formlara sahiptir. Husineri ora kullanıldığı ana, cümlenin başına, sonuna ya da özneden sonra kullanılan "HUS" ve "YEİNE-HUS" hemen şimdiyi belirten ifadelerle geniş zamandan ayrılır. Geniş zaman da şimdiki zamandan ayrılan ifadelere sahiptir.)

Oxmarumuşi (Kullanımı):

  • Ma hus oxorişe vulur : Ben şimdi eve gidiyorum.
  • Hus si oxorişe ulur : Şimdi sen eve gidiyorsun.
  • Him oxorişe ulun hus : O eve gidiyor şimdi.
  • Ali oxorişe hus ulun : Ali eve şimdi gidiyor.
  • Şku hus oxorişe vulurt : Biz şimdi eve gidiyoruz.
  • Tkva hus oxorişe ulurt : Siz şimdi eve gidiyorsunuz.
  • Hini hus oxorişe ulunan : Onlar şimdi eve gidiyorlar.

5-1) HO / VAR KİTXA (Evet/Hayır Sorusu)

    1. Ma hus oxorişe vuluri? (Ben şimdi eve gidiyor muyum?)
    • Ho, si hus oxorişe ulur. (Evet, sen şimdi eve gidiyorsun.)
    • Var, si hus oxorişe var ulur. (Hayır, sen şimdi eve gitmiyorsun.)
    1. Si hus gemaşe uluri? (Sen şimdi dağa gidiyor musun?)
    • Ho, ma hus gemaşe vulur. (Evet, ben şimdi dağa gidiyorum.)
    • Var, ma hus gemaşe var vulur. (Hayır, ben şimdi dağa gitmiyorum.)

5-2) Husineri Oras MU / MUYA KİTXA (Ne Sorusu) MU / MUYA: Ne

    1. Si mu/muya ikum? : Ne yapıyorsun?
    • Ma Lazuri dobiguram : Ben Lazca öğreniyorum.
    1. Mu ikuman? : Ne yapıyorlar?
    • Svara ituran : Kitap okuyorlar.
    1. Hinik mu/muya çuman? : Onlar ne yakıyor?
    • Hinik gerepe çuman : Onlar mısır sapları yakıyorlar.
    1. Mu/muya vikumt? : Ne yapıyoruz?
    • Lazuri svaruli gamaviğamt : Laz dergisi çıkarıyoruz.

2-6) HUSİNERİ ORAŞİ MCVEŞİ (Şimdiki Zamanın Hikayesi) Geçmişte devam eden bir eylemi ifade eder. İngilizce'de "Past progressive tense" olarak tanımlanır. ndğua: demin, az önce

6-1) Oxmarumuşi (Kullanımı):

  • Ma hus svara vitu : Ben şimdi kitap okuyorum.

  • Ma ndğua svara vituti : Ben demin kitap okuyordum.

  • Himuk hus ibgas : O şimdi ağlıyor.

  • Himuk ndğua ibgatu : O demin ağlıyordu.

  • Ma ndğua svara vituti : Ben demin kitap okuyordum.

  • Si ndğua svara ituti : Sen demin kitap okuyordun.

  • Himuk ndğua svara ituti : O demin kitap okuyordu.

  • Şku ndğua svara vitutit : Biz demin kitap okuyorduk.

  • Tkva ndğua svara itutit : Siz demin kitap okuyordunuz.

  • Hinuk ndğua svara itutes : Onlar demin kitap okuyorlardı.

Formuli-muşi (Formülü): Yüklemin kökü 2. tekil şahıs'ın şimdiki zamanda çekimidir. Ma ... Kök+Tİ / Şku ... Kök+TİT Si ... Kök+Tİ / Tkva ... Kök+TİT Himuk ... Kök+TU / Hinik ... Kök+TES

6-2) HO / VAR KİTXA

  • Ma svara vitutii? : Ben kitap okuyor muydum?
    • Ho, si svara ituti : Evet, sen kitap okuyordun.
    • Var, si svara var ituti : Hayır, sen kitap okumuyordun.

(Not: Soru cümlesinde neyin sorulduğu ve hangi cevabın verildiği vurgu ile belirlenir. Hangi kelime vurgulanırsa sorulan/cevaplanan odur: Ben mi kitap okuyordum? Ben kitap mı okuyordum? Ben kitap okuyor muydum?)

(Devam Edecek)

Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
S. 45

BELGE: Karar: Ogni Beraat Etti

T.C. İSTANBUL 1 NOLU DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ

ESAS NO: 1993/415
KARAR NO: 1994/52
C. SAVCILIĞI ESAS NO: 1993/587

HAKİMUR:
BAŞKAN: MEHMET ALİ KULAT (21481)
ÜYE: ŞERAFETTİN İSTE (19277)
ÜYE: AHMET KARAÇIK (21473)

KATİP: FİLİZ ÇAĞLAR

DAVACI: K.H.

SANIK: MEHMET ALİ BARIŞ BEŞLİ (Niyazi Oğlu, 1963 doğumlu, Ardeşen/Rize nüfusuna kayıtlı)

SUÇ: Devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapmak (3713 sayılı yasa m. 8/1)

SUÇ TARİHİ: 1993 Kasım

KARAR TARİHİ: 17.02.1994

İDDİA: Sanığın sorumlu yazı işleri müdürü olduğu "Ogni" isimli derginin Kasım 1993 tarihli 1. sayısında yer alan "Okurlara Çağrı", "Lazlar: Etnik Bir Kimlik", "Anadilinde Eğitim" gibi yazılarda, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde Laz halkının varlığından söz edilerek bölücülük propagandası yapıldığı iddiasıyla kamu davası açılmıştır.

SAVUNMA: Sanık savunmasında; derginin bir kültür dergisi olduğunu, Laz dili ve kültürünü yaşatmayı amaçladığını, bölücülük gayesi gütmediklerini, yazıların bilimsel ve kültürel nitelik taşıdığını beyan ederek beraatini istemiştir.

GEREKÇE VE KARAR: Mahkememizce incelenen dergi içeriği ve bilirkişi raporları doğrultusunda; dergide yer alan yazıların ağırlıklı olarak Laz kültürü, dili ve tarihini konu aldığı, lisanın korunması ve kültürel değerlerin yaşatılmasına vurgu yapıldığı, bu tür faaliyetlerin demokratik hukuk devletlerinde kültürel haklar kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, yazıların bütünlüğü içinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini bozmaya yönelik, şiddeti teşvik eden veya bölücü bir nitelik taşımadığı kanaatine varılmıştır.

Bu nedenle, atılı suçun yasal unsurları oluşmadığından, sanık Mehmet Ali Barış Beşli'nin 3713 sayılı yasanın 8/1 maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle açılan davadan BERAATİNE karar verilmiştir.

17.02.1994

Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği
S. 47

OKURDAN: Okuyucu Mektupları

OGNİ DERGİSİ SAYIN İLGİLİLERİ

Murat ÖZYILDIRIM (İzmir)

Öncelikle böyle bir çalışmadan dolayı sizleri kutluyorum. Size derginizde devamlı sözedilen TZAN kavmi ile ilgili bazı bilgileri yazmak gereğini duydum çünkü derginizde yazılan yazılar benim araştırmalarımla çelişiyor. Önemli olan bilimsel gerçege ulaşmaksa eğer yazdıklarımı da incelemenizi ve yayınlanmaya değer bulursanız yayınlamanızı rica ediyorum.

Şimdi, Ogni Dergisi'nde değinilen ve Lazların tarihi diye ortaya atılan safsatalarla dolu kitapta da ısrarla üzerinde durulan bir konu var: Tzan, Çan, Çani, Tzaneti-Çaneti ve... Bu verdiğim ve Gürcü dilinde (hatta Rusça'da) Lazlar'ı ve yaşadıkları yeri tanımlayan bu sözcükler derginizdeki birkaç yazıda da belirtildiği gibi (Örneğin sayı I Yüzyıl Önce Çaneti, sayı II Laz sözcüğünün kökeni, Ali İslamoğlu vs.) gerçekten Lazları anlamlandırıyor mu? Tzanlar Laz mı?

Tzan sözcüğünün kökeni Rumca 'Tzannoi' kelimesinden Gürcüceye geçmiştir. Bu Tzan sözcüğü bir kabileyi ifade eder. Bunlar Eski çağda Makron Kabilesine komşu olarak Karadeniz sahilinde ve sahilden biraz içerde olmak üzere Tripolis (bugün Tirebolu) ve Trapezus (Trabzon) arasında yaşıyorlardı. Bakınız Gürcüler ve Ruslar Tzan adını Doğu Karadeniz'deki herkes için kullandılar. Ancak derginizde de ısrarla üzerinde durulan Yunanlı tarihçi ve filozof Arrhianos (Latin dilinde Flavius Arrianus, Nikomedia 95'e doğru — Bythinia 175'e doğru) bildiğiniz gibi Doğu Karadeniz'e bir gezi yapar. Onun yaptığı bu inceleme gezisinden Dioscurias'a dek olan bölgede yaşayan kavimleri öğreniyoruz bunlar sırasıyla: Tzanlar, Makhelonlar, Henioklar (Heniokhi), Zydritler, Lazlar, Apsiller, Abazjlar (Abasges), Sanegesler.

Görüldüğü gibi yazar Tzan ve Lazi kabilelerini ayrı ayrı söyler ve bununla da kalmayarak her iki kavmin arasında altı kabile daha bulunduğunu belirtir. Gürcülerin Lazlara Tzan, ülkelerine Tzaneti demesi Laz ve Tzan Kabilelerinin aynı olduğunu kesinlikle göstermez.

Kaldıki bu dönemde Lazlar Phase ırmağı çevresinde yaşayan bir kavimdir. Henüz Karadeniz'in Anadolu bölümüne göç etmiş değillerdir, bu nedenle Tzan ve Laz kaviminin ayrılığı mutlaka vurgulanmalıdır. Bakın Arrhianos'ta daha önemli ayrıntıları da öğreniyoruz: "Tzanlar Trapezos'un en savaşçı ve çok saldırgan düşmanlarıdır. Bunlar pek sarp yerlerde otururlar ve kralları da yoktur. Eskiden Romalılara bağlıydılar."

Bakın Tzanlar burada anlatılıyor ama bunlardan ayrı olarak "... Zydritler gelir. Bunlar Lazlara bitişik ve sınırda bulunurlar. Lazlar senin sayende taç ve tahta ulaşmış Malassas ismindeki krallarının tabiyeti altında bulunmaktadırlar."

(The Loeb Classical Library, Arrhianos konusunda bu metin ve yazar hakkında ayrıntılı bilgi bulunabilir. Metnin aslı Eski Yunanca olarak bu kitapta verilmiştir.)

Şimdi, yukarda yazılanlar ışığında konuyu bir kez daha incelersek bir sorunla karşılaşırız: a) Eğer Tzan Kavmi Lazları (sizin yazılarınızın hepsi bu yönde) anlamlandırıyorsa Arrianus'un yazdığı metin de neden iki ayrı kavim olarak adlandırılıyor? Biz biliyoruz ki bu dönemde Lazlar henüz Phase'nin çevresindeler. Tzanlar ise Trapezus etrafındalar yani oldukça uzun bir ara var. b) Üstelik Tzaneti (Çaneti)'yi Laz ülkesi ve Tzanları da Laz sayamamız gerekirse tüm Doğu Karadeniz'i Laz saymamız gerekmez mi? Tzaneti, Türkler bölgeye yerleştikten sonra Samsun ve çevresine verilen Canik adının da kökenini oluşturur. Gürcüce Tzani, Tzaneti sözcükler Canik sözcüğün ilk halleridir. Ancak dikkatinizi çekiyorum Canik bölgesi Hem Trapezus'tan hem de Lazika'dan oldukça uzaktır. Yalnız benim düşüncem Tzan ve Laz kabileleri birbiriyle aynı soydan olabilir ve Gürcüler bu nedenle iki kabileyi bir isimle adlandırmış olabilir. Ancak hiçbir tarihsel yazı bunların akraba geldiği hakkında en ufak bir ipucu vermiyor. Bu nedenle benim öne sürdüğüm düşünce de bilimsel destekten uzak bir söylemden öteye ne yazık ki gitmemektedir. Ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta da Tzan kavminin Tripolis ve Trapezus dolaylarında yaşamalarıdır. Oysa Türkler Canik sözcüğünü kullandığı bölge ısrarla yineliyorum Tzan ve civarıdır.

Sevgili OGNİ'ciler bu dergi yalnız Lazca bilen Rize-Hopa arasındaki Lazlar'ın dergisi değildir ve bence kesinlikle olmamalıdır da. OGNİ Samsun-Hopa arasında yaşayan ya da başka kentlere göç etmesine rağmen Doğu Karadeniz ve Lazlar'dan uzaklaşmayan insanların dergisidir. Bakınız Samsun-Hopa arasında yaşayanların hemen hepsi Türk, Laz, Rum ve az da olsa Ermeni karışık kökenli insanlarımızdır. Belki bazı Laz dostlar "iyi ama neden dillerini Lazcayı konuşmuyorlar? Onlar Laz değildir" diye itirazda bulunabilirler. Ama araştırdığımız zaman Kâmusül-Alam'da belirtildiği gibi: "... Lisan-ı aslilerini unutup Türkçe tekelüm etmektedirler." Yani asıl dillerini İslam olduktan sonra yavaş yavaş unutarak Türkçe konuşmaya başlamışlardır. Ayrıca Rize'nin doğusundan sürekli bir şekilde Samsun'a doğru yayılarak bir Laz göçü olduğunu da biliyoruz. Çok basit bir örnekle bunu açıklamaya çalışayım Ordu kentini kuranlar bizzat valilikçe çıkarılan İL YILLIĞI (1976'dan sonraki yıllar) içinde Rize, Hemşin, Görele çevrelerinden gelenler olarak belirtiliyor.

Bakınız Lazca bilmiyor diye Doğu Karadeniz insanlarını itmeyin. Eğer onlar Laz kökenli olmasaydı Batı Karadeniz'de yaşayanlarla aralarında hiçbir fark olmazdı. Oysa bu insanlar lazut yiyen, Horon tepen cumhuriyet öncesi yerel erkek ve kadın giysileri bir Arhaviliyle, Viçeliyle, Atinalıyla aynı olan bir Trabzonlu, Giresunlu ya da Orduludur. Lazlar'ın çalgısı tulumdur kemençe değildir diyorsunuz bunun kesinliği yoktur. Siz tulumun yalnız Hemşin ve Rize'nin Doğu ilçelerinde çalınmasına dayanarak bunu iddia ediyorsunuz oysa Giresun'un iç kesimlerinde hatta özellikle Karadeniz adetleriyle çok az ilgili Şebinkarahisar'da tulumun en çok kullanılan ensturman olduğunu ya da Trabzon'un Maçka ilçesi çevresinde 1903 ya da daha önceye tarihlenen bir fotoğrafta (Yunanistan'da basılan, Pontus Derneği'nin Karadeniz'e düzenlediği bir gezi sonrası bastırdığı ve büyük kısmı 1920'ye dek Doğu Karadeniz'de çekilmiş fotoğraflardan oluşan kitapta mevcuttur. Mnimes Tou Pontou, Tesselaniko, 1988) Sumela Manastırı önünde tulum çalan insanların olduğunu biliyor musunuz acaba? Hatta Gümüşhane ilinde tulum çalındığını Kültür Bakanlığı yayınları arasında çıkan Gümüşhane adlı yapıtta bulabilirsiniz. Kapak resmi olarak Tulum çalan bir genç fotoğrafı kullanılmış.

OGNİ'nin güzel insanları, Karadeniz'den 1923 yılında göç ettirilerek Yunanistan'a gidenlerle ilgili bir çalışmanız var mı? Orada Pontos Dernekleri adı altında kültürlerini korumaya çalışan bu grupla da irtibat kurmalısınız bir zamanlar birlikte yaşayıp soylarımızın karıştığı bu insanları unutmamamız gerektiğine inanıyorum. Onlar Karadeniz'den uzağa düşeli çok zaman geçti ama hâlâ bir Horon ekipleri var ve hâlâ tulum evet yanlış okumadınız tulum, zurna ve kemençe çalarak eski günlerini anımsamaya çalışıyorlar. (Şu anda piyasada da olan Authantic Greek Music adlı yapıtın Pontos bölümünde tulum ardından kemençe çalındığını dinleyebilirsiniz).

Nasıl ki Gürcü ülkesindeki Megrellerle ilişki kurulup bağlar güçlendiriliyor Yunanistan'daki Pontos göçmenleriyle de bu ilişkiler kurulmalı. 'Giresun, Trabzon Laz değil' sözlerine çok rastladım derginizde ama oralardan Yunanistan'a göç edenler bugün bile LÂZOS-LAZOİ (çoğul) diye anılmaktadır.

Derginizi ilk aldığımda sevinçten uçacaktım neredeyse çünkü yalnızca Lazlarla ilgili birkaç cümle var diye alakasız dergileri almaktan içime fenalıklar gelmişti. AMA ŞİMDİ OGNİ VAR... - :

Ogni'ye çok eleştiri yağdırdığımı biliyorum ama şunun üzerinde özellikle durmak isterim böyle bir dergiyi çok uzun süre bekledim ve onun Türkiye'deki halkların dergileri içinde en güzel içeriğe sahip olmasını istiyorum. Tüm yazdıklarım bunun için. OGNİ ile hepimiz daha doğru bilgiye ulaşmalıyız. Önemli olan tam gerçeğe ulaşabilmektir kendi hoşumuza gidenleri değil tam gerçeği bulmak. Bilimsel olmak da budur zaten öyle değil mi?..

Çalışmalarınızda başarılar diliyorum...

Saygılarımla

MEMLEKETİM

Bir duman çöker dağlarında Katmer katmer Irmaklarda berrak berrak akarsularıyla Yaylalarında koyunlar meleşir sürüsünü İşte orası benim doğduğum yer

Peştemal giyer Laz güzeli Sırtında çay sepetini çeker Gözleri sanki Karadeniz yeşili almış Kirpikleri sahilleri gibi upuzun İşte orası hep özlediğim yer

Düğünler bayramlar bir başkadır oralarda Neşe çoşar evlerde sokaklarda Ne kadar uzaklarda yaşasam da İşte hayalimde yaşadığım yer

Kokusu hâlâ burnumda tütüyor her an Hatırladıkça denizin dalgaları gibi çarpar kalbim Bedenim gezdiğim yerde ruhumsa orda İşte bir gün gömüleceğim yer.

Havva TOPALOĞLU (Armutköy / BURSA)

MERHABA SEVGİLİ HEMŞERİLERİM

Dergi için sizleri candan kutluyorum. Çalışmalarınızın devamını sonsuza dek diliyorum. Ne kadar eksiklikler varsa da zamanla düzelir. Tabiiki hiçbir çocuk emeklemeden yürümez. Ben küçük bir çocuktum Ardeşen'den Bursaya geldiğimde. Vede 20 yıl oldu. Hiçbir zaman LAZ olduğum için üzülmedim, utanmadan gerekmiyen yerde de konuşuruz. Eğer karşımdaki rahatsız olmazsa. Ben şunu sormak istiyorum. Ardeşen, Arhavi, Pazar konuşması bir değildir. Mesela Pazarlı köpeğe Çoğeyi diyor, bizler Laçi deriz. Sineğe Mcaci derler, biz kamkuli deriz. Hangisi gerçek Laz konuşmasıdır? Ya da ağız alışkanlığımıdır? Genelde Türkçe'de de yöreye göre değişir konuşmalar. Aydınlatın teşekkürler. Size birşeyler yazdım, umarım beğenirsiniz. Ben hiç okumadım. Yazılarımdan dolayı affedin. Sadece yazmayı seviyorum. Başarılar.

Havva Topaloğlu-BURSA

SAYIN MEHMEDALİ B. BEŞLİ

OGNİ kültür dergisinin yayın hayatına atıldığını bir arkadaştan yeni öğrendim. Pek sevindim. Bugüne kadar çıkan sayıların tümünün aşağıdaki adresime ödemeli olarak gönderilmesini rica ediyorum. İstenildiği takdirde bundan sonraki her sayınız için, ARKABİŞİ LAZURİTEN Lazca metinler göndereceğim vaadiyle ve başarı dileklerimle...

M. H. Kosifoğlu-BURSA

SAYIN BEŞLİ

Önce Ogni'yi çıkarmak suretiyle yapmış olduğunuz büyük hizmetten dolayı sizi tebrik eder çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.

OGNİ çalışanlarına Arhavi'deki arkadaşların bahsettiği kişi benim. "OKİTXUŞENİ SUPARA"yı Arhavi'de ve Karabük'te ben dağıttım. Laz kültürünün yaşamasını çok arzu ediyorum. Elimde fazla bir bilgi ve belge olmamakla beraber elimden geldiği kadar size yardımcı olmaya çalışacağım. OGNİ'nin ilk iki sayısını Arhavi'den temin etmiştim. Ancak abone olmak suretiyle daha kolay edineceğimi düşünerek 100.000 TL.'yi hesabınıza havale ettim. Çalışmalarınızda başarılar diler, tekrar yazışmak ümidiyle iyi günler temenni ederim.

N. Aksoy-KARABÜK

MERHABALAR

Uzun süredir size dergi karşılıklarını gönderememiştim. Nasip bu güne imiş. Yalnız banka hesabınız ek külfet getirdiği için bugünkü tarih itibariyle posta havalesiyle size bir miktar dergi ücreti veya aidatı gönderiyorum.

Dergimize gelince; yazılarınızın ilgi ile takip edildiğinden emin olabilirsiniz. İleride olabilecek katkılarımızla dilimiz ve kültürümüz için faydalı olması dileğiyle başarılar dilerim.

K. Sayaroğlu-ANKARA

SAYIN MEHMEDALİ BARIŞ BEŞLİ

Tüm ortak değerlerini ve güzelliklerini paylaştığımız nadide kültürümüzü ve onun en değerli mirası olan Ata dilimiz Lazca'yı yaşatma ve yüceltme şiarınızı gönülden destekliyorum.

M. Yüceler-TRABZON

Ogni - Sayı 05 © Laz Kültür Derneği

Üyelik Gerekli

Katkıda bulunmak için topluluğumuza katılın!

Arşivlerimize katkıda bulunmak için ücretsiz üyelik gereklidir. Katılmak sadece bir dakika sürer!

Düzeltme Önerisi

Aşağıdaki kutuda metni düzelterek bize gönderin. PDF orijinaliyle karşılaştırarak düzeltebilirsiniz.

Düzeltmeniz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayına alınacaktır.