Yazan: Ali İSLAMOĞLU
I. LAZ ÜLKESİ KOLKHİS
Karadeniz'in doğusunda, Büyük ve Küçük Kafkaslar arasından akan Phasis Nehri (Rion) boyunca uzanan, Anadolu'nun kuzeydoğu ucunu da kapsayan Kolkhis'e tarihte ilk defa Milattan Önce 8. Yüzyılda Urartu Kitâbeleri'nde rastlanılmıştır. Lazlar ve Megreller Kolkhisliler'in yaşayan temsilcilerindendir.
Kolkhis başka coğrafyalara da izlerini taşımış, taşıtmıştır. Bunlardan göze çarpan en belirgin örnek, Grekler'in Kolkhis'ten alarak Yunanistan'a götürdükleri ve oradan da tüm dünyaya yayılan sülün'dür. Bugün Phasianus Colchius adını taşıyan bu kuşun anavatanı Phasis ve Kolkhis'tir.
Ord. Prof. Dr. Şemseddin Günaltay, Kolkhis'in zenginlikleri konusunda bize ayrıntılı bilgi vermektedir. Anlattıkları, Argonotların gerçek amaçlarının ne olduğunu göstermesi açısından önemlidir:
"... (Kolkhis) Satraplığının Kalbgâhı Fase (Rion) vadisi idi. Burası dağdan çıkar çıkmaz gemilerin seyrine elverişli ve mansabına kadar aynı şekilde devam eden bu ırmakla sulanıyordu. Fase (Phasis) nehrine akan ırmaklarla dereler kumlarla karışık altın parçaları sürüklüyorlardı. Miletos gemiciliğinin kahramanlık devrinde bunlar Kolkhid'e (Kolkhis'e) altın memleketi şöhretini kazandırmıştı. Kolkhid'in tuzlarla çevrelenmiş sahili ile Fase alüviyonlarıyla dolmuş, eski körfez bölgesinin iklimi rutubetli ve sıtmalı; içeriler ise mutedil ve sıhhi idi. Bütün Fase vadisi iyi ekilip biçiliyordu. Moskhi dağlarının, nehrin kenarında bulunan ön silsileleri, o zamanlar buğday tarlaları ve bağlarla örtülü idi, (Strabon: XI, 5, 6) çeşitli nebatlar, sayısız arı kovanları besliyordu. Nehrin mansabındaki bataklıklarda kendir yetiştiriliyordu... Donanma için reçine, zift ve en iyi malzeme buradan getiriliyordu. Ağaçlarla yüklenen sallar, Fase'den aşağıya iniyor, kesilmiş kütükler başka ırmaklarla da denize indiriliyordu."
II. EFSANENİN KISA BİR ÖZETİ
Çok eski zamanlar önce Thesaly'de Kral Athamas ve Kraliçe Nephele, kızları Helle ve oğulları Phriksos'la mutlu bir hayat sürüyordu. Ne olduysa her şey aniden değişti. Kral Athamas eşi Nephele'ye tahammül edemez oldu. Sürtüşmelerinin sonu boşanmaya kadar vardı. Athamas çok geçmeden İno isimli bir bayanla evlendi. İno, içten pazarlıklı, elindekiyle yetinmeyi bilmeyen, iktidar düşkünü, düzenbaz bir kadındı. Nephele çocukları için endişeliydi. Üvey anne İno'nun gizli bir amacı vardı. Phriksos'u ortadan kaldırmak ve Athamas'dan sonra kendi oğlunu kral yapmak istiyordu. Amacını gerçekleştirmek için sinsi bir plânı uygulamaya koydu. Ekilecek olan tohumluk mısırları, çeşitli entrikalarla kuruttu. Ekilen bu tohumlardan ürün elde edilemeyince ülkede çok büyük bir kıtlık ve buna bağlı olarak da sosyal bir takım huzursuzluklar ortaya çıktı.
Kral Athamas, tapınağa bir temsilcisini gönderip, ülkesinin tekrar bolluğa ve barışa kavuşması için ne yapması gerektiğini öğrenmek istedi. Kraliçe İno, tapınaktan gelen öneriyi, haberciyi etkileyerek bir fetvaya dönüştürdü. Buna göre ülkenin kurtulması Phriksos'un tapınakta Zeus'a kurban edilmesine bağlıydı. Kraliçe İno, açlık içindeki halkı da bu konuda çok kolaylıkla motive etti. Taht düşkünü baba, Kral Athamas mevkisini korumak için oğlunu feda etmekte bir an bile tereddüt etmedi. Zavallı Nephele'nin yakarışları dağları, taşları inletiyordu ama, bu sonucu pek değiştirecek gibi gözükmüyordu.
Tanrıların ve insanların Tanrısı Zeus'un sarayı Olimpos Dağı'nın en yüksek tepelerinde kuruluydu. Koyu sis O'nu ölümlülerin gözlerinden saklıyordu. Ama Zeus aşağılara bakar ve insanların yaptıkları herşeyi en ince ayrıntısına kadar görürdü. Bir gün Zeus, Delphi'deki tapınağa doğru baktı. Gördüğü manzara kendisini çok kızdırdı. Bir grup ölümlü, bir kurban etme töreni için hazırlanıyordu. Bir yandan korkudan tir tir titreyen Helle ile Phriksos ve onları sıkıca tutan üç rahip, diğer tarafta merhametsiz kral ve çocukların üvey annesi, kralın yeni kraliçesi İno. Çocukları diri diri yakarak Zeus'a kurban edeceklerdi.
Zeus, bu manzaranın istemediği gibi son bulmasına seyirci kalamazdı. Zeus, evcil koçuna haykırdı. Bu koçun postu diğerlerinkinden farklıydı; postu kıvrım kıvrım altındandı. "Haydi," dedi Zeus. "Git ve onları kurtar." Rahipler, kurban etme işlemini başlatmak üzere bıçaklarını kaldırırlarken, tepelerinde gözleri kör edici bir ışık belirdi. Önlerini de altın rengi bir bulut kaplayıverdi. Artık göz gözü görmüyordu. Bir koç olanca azametiyle tam ortada duruyordu. "Sırtıma tırmanın," dedi koç, korkudan titreyen Phriksos ve Helle'ye, "Tırmanın, haydi."
Phriksos ve Helle küçük bir şaşkınlık ve tereddütten sonra Koç'un sırtına tırmandılar. Koçun yumuşak altın tüylerini kavramıştılar, bile. Koç, rahipleri, zalim kral ve kraliçeyi orada kendi başlarına bırakarak gökyüzüne doğru hızla yükseldi. İktidar düşkünleri şaşkınlık içinde kala kaldılar. Koç, saatler boyunca gökyüzünde süzüldü. Koç, Avrupa kıtasından Asya'ya geçerken, uykudaki Helle Koç'un sırtından kayarak aşağıdaki denize düştü. Helle'nin düştüğü yer sonradan Hellespont, Helle Denizi adı verildi. Bugün ise bu bölge Çanakkale Boğazı (Dardanelles) olarak anılmaktadır.
Artık güneş batmak üzereydi. Koç'un, üzerinde uçtuğu yerler bundan sonra engebeli ve çetin görünümlüydü. Phriksos uyandı. "Neredeyiz?" diye sordu, uykulu uykulu. "Kolkhis'te, güvenli bir ülkede" dedi koç. "Burada Kral Ayet'in üvey evlâdı olarak yetişeceksin artık." Phriksos'un gözleri yaşla doldu. Helle'nin yokluğunu fark etti. Koç, Helle'nin Poseidon tarafından alındığını söyledi.
Güneydoğu Karadeniz bölgesinde bulunan Kolkhis'in insanları, kendilerine zarar vereceklerine inandıkları için yabancılara dostça davranmazlardı. Ancak Kolkhis Kralı Ayet, Phriksos'a yakınlık gösterdi. O'nu kızlarından biriyle de evlendirerek akraba oldu, himayesi altına aldı. Koç, Phriksos'tan kendisini Zeus'a kurban etmesini ve altın postunu yeni babası Kral Ayet'e vermesini istedi. Gözü yaşlı Phriksos, Koç'u istemeye istemeye kurban etti ve postunu Kral Ayet'in sarayına götürdü. Kral Ayet, postu Ares koruluğundaki bir ağaca astırdı ve başına hiç uyumayan bir ejderha dikti.
Aradan uzunca yıllar geçti. Thesaly'de Kral Athamas'ın akrabalarından birisi tarafından yönetilen bir başka krallık vardı. Adı Aeson olan bu kral, hükümet işlerinden son derece bunalmıştı. Kral Aeson, küçük oğlu Jason büyüdüğünde krallığı kendisine teslim etmek koşuluyla tacını erkek kardeşi Pelias'a bıraktı. Ancak Pelias, yeğeni Jason'a düşmanlık besledi. Jason sonunda amcasının hüküm sürdüğü krallığa ulaştı. Pelias, Jason'ı tahtı geri istememesi için Kolkhis'e gitmeye ve Altın Postu getirmeye ikna etti. Apsyrtos deniz gücüyle Argo'yu takibe başladı. Büyük bir kovalamaca başladı. Ancak Medea, erkek kardeşi Apsyrtos'a haber göndererek kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Bu bir tuzaktı. Dürüst Apsyrtos buluşma yerinde karşısında sadece Medea'yı değil Jason'ı da buldu. Jason ve Apsyrtos kanlı bir kavgaya tutuştular. Kavga sonunda Apsyrtos kanlar içinde yere düşerken vücudundan fışkıran kanlar, kız kardeşi Medea'nın elbisesini de kana bulamıştı. Apsyrtos'un ölümünden sonra askerleri geriye döndü. Olanları öğrenen Kral Ayet daha güçlü bir deniz gücüyle Argo'nun peşine düştü. Yakalanacaklarını anlayan Medea, erkek kardeşi Apsyrtos'un cesedini parçalayarak denize attı. Amacı parçaları toplayacak olan babasına vakit kaybettirmekti. Başarılı oldu da.
Thesaly'e döndüklerinde Jason Altın Post'u Pelias'a verdi ve Argo'yu da Zeus'a adadı. Böylesi zorlu bir görevden başarıyla dönüşlerini kutlamak için büyük bir şölen tertip edilmişti. Ancak Jason'ın babası Aeson kutlamalara katılacak güçte bile değildi. Bunun üzerine Jason, Medea'dan maharetini göstermesini, kendisinden birkaç yaş alıp babasına vermesini istedi. Medea maharetini gösterdi. Aeson kırk yıl önceki güç ve gençliğine kavuştu.
Medea'nın Aeson'ı gençleştirdiğini gören Pelias'ın kızları, Medea'dan babalarını da gençleştirmesini istediler. Medea, Jason'dan krallığını çalan, kendisini Altın Post'u bulmak için tehlikeli bir yolculuğa gönderen Pelias'tan intikam almak istedi. O'nu gençleştirmek yerine ölümünü çabuklaştırdı.
Aradan geçen zaman içinde Jason ve Medea'nın iki çocukları olmuştu. Ancak Jason'ın gözü yükseklerdeydi. Medea'yı terkederek, Corinth Prensesi'yle evlenmeyi aklına koymuştu. İhanete uğrayan Medea geçmişi düşündü ve babasına ihanetini hatırladı:
O kadar insan var, niye bana geldin?
Ama iyi oldu gelmen bir bakıma.
Yüreğimdeki yükü dökmek artık daha kolay,
Herkese senin alçaklığını anlatmak.
Seni ben kurtardım. Her Yunanlı bilir bunu.
Boğaları, silahları, Post'un ejderhasını Ben yendim.
Seni ben kazandırdım. Kurtarıcı ışığı ben tuttum sana.
Babamı, evimi bırakıp Yabancı bir ülkeye geldim arkandan.
Ben getirdim düşmanlarının sırtını yere,
Ölümlerin en korkuncunu Pelias'a ben verdim.
Şimdi bırakıyorsun beni. Nereye gideyim?
Babamın evine mi? Pelias'ın kızlarına mı yoksa?
Hepsi düşman kesildi Senin yüzünden bana.
Medea, Jason'ın evleneceği Corinth Prensesi'nden de intikamını aldı. Çocuklarıyla hediye olarak gönderdiği büyülü elbise Corinth Prensesi'nin ölümüne neden oldu. Medea için artık önemli olan çocuklarının geleceğiydi. Onların geleceğini karanlık görüyordu:
Ölüp gidecekler bir başkasının acımayan elleriyle,
Yok yok, onları ben yarattım, ben öldüreceğim.
Korkaklık yok artık, "Ne kadar küçükler,
Ne kadar güzeller," diye düşünmek yok.
Unutacağım öz çocuklarım olduğunu onların,
Bir an içinde bitecek acıları. Ben öldüreceğim.
Jason'ın yeni eşi gibi çocukları da ölmüştü. Şimdi intikam peşinde koşacaktı. Ama Medea ejderhaların çektiği bir arabayla gökyüzünde kaybolup gitti.
III. MASAL VE GERÇEK
Efsanelerin kaynakları gerçek tarihsel olaylardır. Bu olaylar geçmişten günümüze anlatılarak gelirken, anlatanların inançlarından kaynaklanan bir takım doğa üstü olayları da bünyelerine almışlardır. Diğer bir deyişle; efsanelerin anlattıkları hem gerçek olaylardır ve hem de sonradan bunlara eklenen masallar. Efsanelerin masal tarafları bir tarafa bırakılırsa, anlatılan diğer olaylar bize, olayların geçtiği yerlerdeki insanlar ve bunların arasındaki ilişkiler hakkında bir takım ip uçları verebilir.
Durum Altın Post Efsanesi'nde de aynıdır. Efsane genelde çok değişik coğrafyalar, insanlar ve ilişkileri hakkında bilgi vermektedir. İlgili bölümleri incelendiğinde de, Güneydoğu Karadeniz bölgesindeki Laz Ülkesi Kolkhis'in binlerce yıl önceki geçmişi hakkında bilgi verdiği görülecektir. Altın Post Efsanesi, Milattan Önce 3. yüzyılda yaşamış olan Rodoslu Apollonius tarafından aktarılmıştır. Apollonius'un ait olduğu kültür, yaşadığı ve himaye gördüğü çevre göz önünde bulundurulursa, o kültürün izlerinin anlattıklarına yansıması ve o kültür unsurlarının ön plâna çıkarılması kolayca anlaşılabilir. Ancak bizim için önemli olan Greklerin, Laz Ülkesi Kolkhis'e neden gittikleridir. Efsanede anlatıldığı gibi, Zeus'un Koçu'nun altın postunu aramak için gitmedikleri de bir gerçektir. Onlar, Laz Ülkesinin zenginliklerini talan etmek için gitmişlerdi. Zira M. Ö. 6. yüzyıldan itibaren Kolkhis'te bir takım kolonilerin kurulduğunu biliyoruz.
M. Ö. 64 (63) yılında Amasya'da doğan Strabon, Jason'ın altın aramak için Kolkhis'e gittiğine inandığını ve Kolkhis'te eski zamanlarda koyun postlarının elek gibi kullanılarak altın toplanıldığını açıklamaktadır. [8]
Bizanslı Suidas'a göre de, post simya yardımıyla nasıl altın elde edilebileceğini açıklayan parşomen bir kitaptı. [9]
Görüldüğü gibi Lazlar binlerce yıllık geçmişi ve zengin bir kültürü olan bir halktır. Geçmişte başkaları tarafından yönetildikleri için etkinliklerini yitirdiler. Geçmişlerinin zengin kültür unsurları da etkili olan başka uluslar tarafından sahiplenildi, kendilerininmiş gibi lanse edildi. Denizci bir halk olan Lazlar çok uzak kültürlerle de iletişim içindeydiler. Bugün araştırıldığında Laz topraklarından birçok masalı İspanya'da ya da Norveç'de bulmak ihtimal harici değildir.
Dipnotlar:
(1) Türk Ansiklopedisi, Cilt 22, sf. 159.
(2) Bilge Umar, Türkiye'de Tarihsel Adlar, sf. 219.
(3) Encyclopedia Americana, Cilt 7, sf. 2.
(4) Collier's Encyclopedia, Cilt 5, sf. 578.
(5) Collier's Encyclopedia, Cilt 18, sf. 665.
(6) Ord. Prof. Dr. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark IV, II. Bölüm, sf. 442-443.
(7) Salley Benson, Legends of Long Ago (Golden Fleece) sf. 95.
(8) M. Grant, The Myths of the Greeks and Romans, sf. 298.
(9) M. Grant, a.g.y.
(Şiirler: Edith Hamilton [Çeviren: Ülkü Tamer] Mitologya, Varlık Yay. İstanbul, 1992).