OGNİ - Sayı: 01

Ogni - Sayı 01

Önemli Not: Bu içerik, derginin orijinal baskılarından OCR (optik karakter tanıma) yöntemiyle dijitalleştirilmiştir. Bazı karakter hataları veya eksiklikler olabilir. PDF içeriğiyle farklılık tespit ederseniz lütfen bize bildirin.

ÇIKARKEN...

  1. KENDİNDE/KENDİN OLMA BİLİNCİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELERSarigina BEŞLİ — 2
  2. DİL, KÜLTÜR, KİMLİK SORUNUNA KISA BİR GİRİŞÇuta NOXLAMS — 3
  3. RÖPORTAJ: LAZ VAKFI GİRİŞİM KOMİTESİ HEYETİ İLE GÖRÜŞME — 5
  4. BİR LAZ ÖRGÜTLENMESİ: LAZ TEKÂMÜL-Ü MİLLİ CEMİYETİTarık Zafer TUNAYA — 7
  5. KAZAKİSTAN'A SÜRÜLEN LAZLARÇeviri: Hayri HAYRİOĞLU — 10
  6. YÜZ YIL ÖNCE SAMEGRELO (MEGRALYA)Yakop GOGEBAŞVİLİ — 12
  7. YÜZ YIL ÖNCE ÇANETİZakaria LAŞKARAŞVİLİ — 15
  8. LAZLARYılmaz ERDOĞAN — 18
  9. ALTIN POST EFSANESİAli İSLAMOĞLU — 23
  10. KÜLTÜREL DEĞERLERHaşim KARPUZ — 29
  11. LAZ ALFABESİHazırlayan: Sarigina BEŞLİ — 31
  12. NENAPONA (MİNİ SÖZLÜK)Hazırlayan: Faik ATEŞ — 32
  13. MÇARALOBA (LAZCA EDEBİYAT) — 42
  14. BİR LAZ MASALI: "OF!" — 45
  15. LAZLAR VE LAZ DİLİ İLE İLGİLİ KAYNAKÇASonat GÖK — 46
Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Sarigina BEŞLİ

KENDİNDE/KENDİN OLMA BİLİNCİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Lazlık Bilincinin Uyanmasına İçten Bir Bakış

Yazan: Sarigina BEŞLİ

İnsanın düzlem içinde bir tanımı vardır. Ya da insanlar kendilerini bir şekilde tanımlarlar. Bu tanımlamayla bazen tanımlayanın tüm toplumsal özellikleri hakkında fikir sahibi oluruz. Bazen de tanımlayanın ya da tanımlananın dar bir alanı hakkında fikir sahibi oluruz.

Bugün sen nesin gibi çok genel, bir konumla bağıntısı olmayan bir soruya verilecek ilk cevabım "Ma a Lazi vore" (Ben bir Lazım) olur. Bu beni tanımlayan ya da en çok tanımlayan cevap olur. Doğru mu? Kendime yeniden soruyorum: "Sen nesin?" Buna tam anlamıyla bir cevap veremiyorum. Ama çoğunlukla kendimi tanımladığım cümle "Ma a Lazi vore" oluyor.

Şimdi bu cümle ne anlatıyor, neye tanıklık ediyor? Her şeyden önce "azınlık" olmayı anlatıyor. Azınlık olmak, yani ezilebilir olmak, taraftar bulamamak, anlaşılamamak, yadırganmak, gülünmek, korkmak, Türkçe'yi iyi konuşamamak, anadilini iyi konuşamamak - uzatmayalım, velhasılı kelam kendin olamamak! "E do" (Ee, peki) nasıl kendin olamamak?

Arayalım.

Samsun'da oturuyorduk. İlkokuldaydım. Memleketim benim için dayanılmaz bir özlemdi. Okulların kapanması yaklaştığında bu özlem işkenceye dönüşürdü. Gizli gizli ağlardım, okul niye bitmiyor diye. Okulların kapandığı akşam hemen yola çıkardık. Ertesi sabah dedem ve babaannem kapıda bizi bekliyor olurlardı. Evden çıkarken annemden bir uyarı gelirdi: "Lazca konuşmayın, Türkçe'niz bozuluyor". İşte bir ipucu. Lazlar'ın yaşadığı asimilasyonun rengi burada açığa çıkıyor. Resmi ideoloji bu asimilasyon sürecini öyle usturuplu bir şekilde başarmış ki, annelerimiz bu asimilasyona bir şekilde hizmet etmişler. Şimdi bu örneği sadece "resmi ideoloji"yle mi açıklayacağız? Ya da böyle deyip geçecek miyiz? Hayır. Peki ne? Resmi ideoloji üstüne çok şey söylemeye gerek yok, bu şimdiye kadar çeşitli çevrelerde çokça üzerinde durulan ve açıklanan bir konu. Ben bunu azınlık psikolojisi ile açıklayabiliyorum. Ha, resmi ideolojiyi de es geçmiyorum tabii. Peki nedir azınlıkların psikolojisi, bunla neyi anlatmak istiyorum? Şu an bunu formülize edemiyorum —tam olarak—. Ama birtakım ipuçları verebileceğimi düşünüyorum.

Yadırganamaz bir gerçek var ki bir azınlık için hayat hep kendine yabancılaşmayla geçer. Kışın Artaşen'deyim (Ardeşen). İlkokul'a yeni başlamış bir çocukla konuşuyordum. Çocuk ilkokula başlayana kadar köyde büyümüştü. Yavrucak şöyle diyordu: "Ben çoydeyken (köydeyken) Laz'dum, buraya geldum Turk oldum." Çocuğun aklı fena halde karışıktı. Köydeyken herkes Lazca konuşuyordu, bir sorun yoktu. Çocuk Türkçe bilmiyor muydu? Biliyordu ama konuşması ve yazması gerekmiyordu. Zaten aptal kutusunu anlamak için Türkçe'yi biraz bilmek yeterliydi. Ama okulda durum farklıydı. Türkçe konuşması, okuması, yazması gerekiyordu. Çocuğun bu durumu kafasında rasyonalize etmesinin formülünü yukarıda okudunuz. Bir noktada yorumu size bırakıyorum. Acı mı, komik mi? Fakat yoruma gerek olmayan, yedi yaşında bir çocuğun diline, çevresine, hatta annesine yabancılaşması.

Bir insan daha çocukken yabancılaşmayı yaşarsa, o insan nasıl kendisi olabilir? Sanıyorum azınlık psikolojisi demekle ne anlatmak istediğimin biraz olsun ipucunu verebildim.

Şimdi "kendin olamama"ya dönelim. Hepimizin bildiği gibi Türkiye'de ilkokuldan üniversiteye kadar öğrencilere Türklük aşılanır diyemeyeceğim, çünkü "aşılamak" deyimi bu durumu açıklamaya yeterli gelmez. İlkokulda biz her sabah "Türküm, ..." diye başlayan bir and içerdik. (Geçenlerde yolda yürürken ansızın bir sesle irkildim. Ne olduğunu anlamaya çalışırken bunun "and içen" çocukların sesi olduğunu farkettim. Yani bu geri uygulama —bana Nazi Almanyası'nı çağrıştırıyor— hâlâ daha var.) O zamanlar çocuk aklımla "Yahu biz her sabah niye bu andı içiyoruz. Türksek Türküz, bunu bir günde unutacak değiliz ya." diye düşünürdüm. Şaka bir yana bu konudaki tepkimi hatırlayamıyorum. Laz olduğumun, Lazca'nın Türkçe'den apayrı bir dil olduğunun farkındaydım. Fakat Türklük'e karşı nasıl bir konumlanma içindeydim hatırlayamıyorum. Kendimi Türk de sanıyordum galiba. "Bir Türk dünyaya bedeldir" cümlesi, beni çok düşündürüyordu. Kafamda film yapıyordum bu cümleyi. Bir Türk bir meydanda duruyor, onun üstüne göz alabildiğince insan kılıçla yürüyor, ama Türk geleni deviriyor, gideni deviriyor. Ne uslu bir çocukmuşum, tam da sevgili öğretmenlerimin ya da sistemin istediği bir öğrenci gibi. Ama ne yazık ki bu çok sürmedi. Bu konuda kafamda ilk ciddi soruyu benden beş yaş büyük kardeşim uyandırdı. Farkında olmayarak. Kardeşimin bir defteri vardı. Hızlı bir Kemalistti kardeşim, defterinde 27 Mayıs'ın sloganları yazardı. Bir sayfasında Türk genci cesurdur, Türk genci korkusuzdur, çalışkandır gibi insanı gaza getiren ifadeler vardı. Hoşuma gitmişti. Aradan birkaç sene geçtikten sonra o defteri tekrar karıştırma fırsatı buldum. Bir baktım Türk Genci şöyledir, böyledir yazan sayfanın altında bir cümle var: AMA BEN BİR LAZIM. (Vurgu benim.) İşte orada Lazlık duygusu artık bende bilinç üstüne çıkmıştı. Türklük'le hiçbir derdim kalmamıştı, ne olduğumu biliyordum. Ne olmadığımı da.

Liseye başladığım dönemde Lazca'yı sadece ailemle konuşmak bana yetersiz gelmeye başladı. Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı, herşeyimizi paylaşırdık. Arkadaşım Türk'tü. Doğal olarak Lazca bilmiyordu. Ama ben onla dilimi de paylaşmak istiyordum. Ona biraz olsun Lazca öğretmeye başladım. O da severek öğrendi. Yıllar sonra karşılaştığımızda arkadaşımın hafızasında hâlâ Lazca kelimeler bulunduğunu gördüm. Sevindim. Lisede —bu konuda duyarlı her Laz gibi— ben de Lazca'yı yazıya aktarmaya çalıştım. Üniversiteye geldiğimde Türkçe'de bulunmayan sesler için farklı semboller bulmaya çalıştım. Ama bir sonuç elde edemedim.

Üniversite insanın temel kişilik özelliklerini kazandığı, kendini fırınladığı, neredeyse kendine son halini verdiği bir mekan ve dönem. Benim için de böyle oldu. Kendimi var ederken Lazlık tartışmasızdı. Politik dönemi yaşıyorduk. Sloganlarımız Türkçe ve Kürtçe idi. Ama ben inandığım değerleri anadilimle de haykırmak istiyordum ve elimden geldiğince de haykırıyordum. Çeşitli anlayışlar tarafından üniversitede bildiriler dağıtılıyordu. Bu bildiriler "Kürt ve Türk Halklarına" ya da "Kürt ve Türk Öğrenci Gençliğine" diye başlardı. Ben düşünürdüm "Ben bir Laz'ım ve bu bildiri bana seslenmiyor, en iyisi okumayayım." Yine şaka bir yana da bu durum gerçekten beni rahatsız ediyordu. Bu bildirilerin mantığı "Kürt değilsen Türk'sün" gibi geliyordu bana. Cumhuriyet yönetimi bize Türklük'ü dayatmıştı, şimdi kendime en yakın bulduğum sistem de bana Türklük'ü dayatıyordu. Ve sen yine kendin olamıyordun, çünkü yok sayılıyordun.

1991'de "Lazuri Alfabe" adlı kitapçığın elime geçmesiyle benim için yeni bir dönem başladı. On senelik bir özlem artık yerini coşkuya bırakmıştı. Mutluydum, çok sevdiğim dilimi artık yazıp okuyabilecektim.

Şimdi olguyu birey bağlamından soyutlayıp, toplumsal bağlamda ele alırsak, önümüzde yeni bir dönemin var olduğunu görmek hiç de zor değil. Bu yeni dönem bize ne getirecek? Gözümüzü açmaz, kulağımızı vermezsek hiç bir şey! Önümüzde açılan bu yeni dönemde kendi adımıza kazanımlar elde etmek için öncelikle sorumluluk duymamız gerekiyor. Kime karşı mı? Sana bu dili taşımış olan atalarına ve senin bu dili taşıman gereken çocuklarına yani geçmişine ve geleceğine!

Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Çuta NOXLAMS

DİL, KÜLTÜR, KİMLİK SORUNUNA KISA BİR GİRİŞ

Yazan: Çuta NOXLAMS

Dünyada küçük ya da büyük halklar yoktur. Sadece nüfusu fazla olmayan ya da nüfusu fazla olan halklar vardır. Nüfusu fazla olmayan halkların insancıl değerleri sürekli artacaktır. Yeter ki bu halklara gelişme olanakları tanınsın. Her biri içinde binlerce yıllık bir gizi, kendi dilini, atalarının gelenek ve göreneklerini ve tamamen kendilerine özgü özel bir ruhu taşırlar.

Kültürel, ahlaki ve moral değerlerde hızlı bir aşınmanın ve yozlaşmanın var olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bu yozlaşma halk kültürlerini etkisi altına almış, konuşma dili başta olmak üzere halkbilimsel değerler yok oluş noktasına gelmiştir.

Bugün yok oluş aşamasına gelen kültürlerden biri de Laz Halk Kültürü'dür. Özellikle Lazca unutulma noktasına gelmiştir. Halkın kültür bilincinden yoksun olmasından kaynaklanan bu durumun dikkatle incelenmesi gereken değişik boyutları vardır. Bir yanda radyo-televizyon gibi kitle iletişim araçları, diğer yanda kişilerin aldıkları eğitim ve Laz Halkı'nın onyıllardır yoğun olarak yaşadığı göç olgusu halkın kendi kültürüne sahip çıkma bilincini karartmış, çarpık bir bilinç yaratmıştır.

Laz Halkı bu bilinç körleşmesinden ötürü anadili olan Lazca'yı unutmak için çabalamış, çocuklarına Lazca öğretmeyerek, Lazca konuşmanın gereksizliğini ve uyduruk zararlarını anlatarak bu yok oluşta bilinçsizce pay sahibi olmuştur. Özellikle 1980 sonrası süreç halkın kültüründen en çok uzaklaştığı, Lazca'da yozlaşmanın en yoğun olduğu bir süreçtir. Bu dönemde önceki yıllara oranla medya egemenliği artmış, büyük şehirlere göç boyutlanmıştır.

Bu bilinç çarpıklığının Lazca'ya etkilerinden biri Türkçe ile Lazca'nın iç içe kullanılıyor olmasıdır. Günlük yaşamda özellikle köylerde Lazca konuşuluyor olmasına rağmen televizyon ve radyo kanallarından sürekli Türkçe yayınlar dinlenmektedir. Sürekli böylesi bir yayının etkisindeki bir insan doğal olarak Türkçe konuşma eğilimi gösterecektir. Böylece Türkçe ile Lazca aynı cümle içinde kullanılmaya başlanır. Türkçe kelimelere Lazca ekler koyarak veya tersini yaparak cümleler kurulur. Türkçe'ye uydurma kaygısı ile Lazca kelimeler ya farklı anlamlarda ya da Türkçe kelimelerle karışık bir cümlede kullanılır. Lazca kelimelerin yanlış kullanımı anlam yitimine neden olmaktadır.

Bir diğer boyut Türkçe düşünüp, Lazca konuşmak şeklindedir. Türkçe düşünüp İngilizce konuşmak nasıl mümkün değilse, Türkçe düşünüp Lazca'yı sağlıklı olarak konuşmak da mümkün değildir. Böylesi bir durum Lazca'nın orijinal cümle yapısını bozar. Türkçe olarak ifade edilemeyen bir çok olay, hareket ve olgu Lazca'da ifade edilebilmektedir. Türkçe düşünen birinin Lazca'daki karşılığını bulup çıkarması bu yüzden zordur ve doğallığında Lazca bildiği ve anladığı halde konuşamamayı getirir.

Üçüncü bir nokta Lazca kelimelerdeki telaffuz farklılıklarıdır. Lazca'da farklı şiveler vardır. Bunlar Pazar (Atina), Artaşen, Viʒe (Fındıklı), Arkabi (Arhavi), Xopa (Hopa) şiveleridir. Ancak bir şivenin içindeki kelimelerde söylem farklılıkları doğmaktadır. Lazca'daki şive farklılıklarının ötesinde aynı şive içinde de farklılıklar vardır. Bunun bir nedeni Laz Yerleşim Bölgeleri arasındaki iletişimsizlik, diğeri Türkçe'den etkilenmeler ve temelde ortak bir dilin bir çok nedenden ötürü yaratılamamasıdır. Lazca'nın yazılı olmaması bunun temelinde yatar.

Göç olgusundan dolayı farklı kültürlerle iç içe yaşayan insanlar o kültürleri bilinçsizce Laz Kültürü'ne taşımaktadırlar. Lazlar çocuklarına Lazca yerine Türkçe öğretmeye çalışıyorlar. Bunun nedeni Laz Halkı'nın dil-kültür bilincini almamış olmasıdır. Eğitim seviyesi yüksek ailelerde de aynı durum geçerlidir. Hatta bunlar daha çok asimile olmalarından ötürü çocuklarına kesinlikle Lazca öğretmezler. Türkçe konuşmayı birkaç cümlenin ilerisine götüremeyen Lazlar dahi çocuklarına Lazca konuşturmamak için uğraşıyorlar. Çok zayıf Türkçeleri olmasına rağmen kendilerini Türkçe konuşmaya zorlarlar. Aynı zor çocuklar üzerinde de kullanılır. Sonuçta Türkçe adı verilen çarpık, çoğu kez anlaşılmayan bir dil ortaya çıkar. Bu dil Lazca'nın Türkçe versiyonudur.

Diğer bir nokta sadece çocukla muhatap olunurken bu çarpık dil kullanılır. Aynı ortamda bir başkası ile Lazca konuşulur. Çocuk Türkçe'yi Türkçe bilmeyen birinden öğrendiği için konuşması da çarpık olur. Aynı zamanda sürekli Lazca konuşulan bir ortamda bulunan biri de Türkçe ile birlikte Lazca öğrendiği için konuştuğu Lazca da hatalıdır. Kısaca ne Lazca ne de Türkçe iyi kullanılabilmektedir. Bu da hiç kuşkusuz Lazca'daki en üst düzey yozlaşmadır. Bu Lazlar'ın kendi halk kültürlerine sahip çıkmada bilinçsiz olduğunu gösterir. Kişi Lazca'yı ya hiç anlamamakta ya da anlasa bile konuşamamaktadır. Böylece dilini dolayısıyla kültürünü bilmeyen ya da yanlış bilen asimile olmuş bir kültüre sahip kişiler çıkar ortaya. Bunun toplumsal boyutu böylesi bir kültüre sahip bireylerin oluşturduğu sosyal yapıdır.

Bugün Lazona'nın köylerine giderseniz bu çarpık tabloyu rahatça görebilirsiniz. Yetişkinler Lazca konuşur, çocuklar Türkçe. Çocuğa Lazca bir şey sorarsınız O Türkçe cevap verir. Lazca'yı anlıyordur, hatta konuşabildiğini de söyler. Ama iyi Türkçe öğretilemese de bu dili her koşulda konuşması gerektiği iyi öğretilmiştir. Çünkü ona sadece Türkçe değil, Lazca konuşmanın zararlı bir şey olduğu da öğretilmiştir. Çünkü Lazca'yı iyi konuşan birinin Türkçe'yi öğrenemeyeceği ve okulda başarısız olacağı düşünülür. Çocuğa iyilik yapalım derken ona kültürünü-dilini öğretmeyerek, unutturarak kimliksiz bir birey yaratılır. Bu da insana yapılabilecek en büyük kötülüktür. Lazca konuşulmaması gerektiğini çocuğa öğreten ya da böyle olması gerektiğine inanan yetişkindir. Yani çocuğun bilincini bu noktada yetişkin kişi belirler.

Oysa Türkçe konuşmak yetişkin biri için hayli zordur. Ama kendi yarattığı çarpıklığın da esiri olmuştur. Öylesi bir şey ki artık çocukla konuşurken Türkçe kullanmak refleks halini almıştır. Tabii Türkçe'si yetersiz olduğu için sıkıştıkça Lazca'ya başvurur. Böylece üçüncü bir dil ortaya çıkar. Bu dile "Türki-Lazca" adını verebiliriz. Cümlelerin yarısı Türkçe yarısı Lazca. Kelimenin kökü Lazca, eki Türkçe ya da tam tersi. İşte yozlaşmanın diğer bir boyutu da "Türki-Lazca"dır.

Ne Türkçe ne de Lazca. Lazlar ne Türk ne de Laz. İki kimlik iki kültür arasında sıkışmış, hiçbir şekilde kendini ve kimliğini tanımayan kimlik bunalımında bir halk. Bu halk İstanbul'da Laz'dır. Atina'da (Pazar), Viʒe'de ya da Xopa'da Türk'tür. Kendi kimliksizliğini biraz düşününce kafası karışır, o zaman da "bunalım"dır. Son moda kıyafetler giyse de konuşması onu hemen ele verir. Ona "Sen Laz'sın" derler. Bir "Laz" fıkrası anlatıp gülerler. Laz olmak, Türkçe'yi iyi konuşamamak sanki bir ayıpmış gibi içten içe alınır. Bir türlü kendi kimliğini ortaya koyamaz. Bu noktada konuşmasını düzeltmeye çalışır. Ama boşuna. Çünkü çarpık kültürel kimliği bir kez almıştır.

Oysa her iki dili de konuşmak mümkündür. Hem Lazca'yı hem de Türkçe'yi çok iyi konuşan bir çok Laz vardır. Anadili Lazca'dır. Lazca'yı tüm ayrıntılarıyla bilmektedir. Diğer yandan Türkçe'yi de bilmekte ve bu dile de hakim olabilmektedir. Böyle biri kendini nereye koyacağını da çok iyi bilir, kimlik bunalımı olmadığı gibi Lazca'nın asimile olmasında pay sahibi de değildir.

Lazca Lazlar'ın anadilidir. Lazca bizim kültürümüzün dilidir. Bir insanın kişiliğini belirleyen temel öğe onun aldığı kültürdür. Bu noktada kültürümüz kimliğimizdir. Biz Lazca ile kendimizi daha rahat anlatabilir, birbirimizle daha iyi anlaşabiliriz. Biz Lazlar'ı en iyi anlatan dil Lazca'dır. Laz Kültürünün, Laz Dili'nin yok olmaması, geliştirilmesi, gelecek kuşaklara yozlaşmadan, eksilmeden aktarılması ancak Lazca'ya bugünden sahip çıkılması ile araştırılıp zenginleştirilmesi ile mümkün olacaktır. Her birimize düşen görevi yerine getirerek, bir birey olarak çocuklarımıza Lazca'yı öğreterek üstümüze düşen görevi yerine getirebiliriz.

Öyle ise yüz yılların üstümüzde biriktirdiği ölü toprağını atalım. Yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Lazca'ya yani Laz diline; anadilimize dolayısıyla kültürümüze sahip çıkalım. Laz Dili'nin unutulmasına yozlaşmasına "dur" diyelim.

Kültürümüzü, dilimizi atalarımızdan miras almadık, onu çocuklarımızdan ödünç aldık. Çocuklarımızdan ödünç aldığımız bu kültürü onlara, yoketmeden, yozlaştırmadan aktarmak tarihsel görevimizdir.

İnanıyoruz ki, Lazlar var oldukça Laz Dili ve Kültürü de yaşayacaktır. Lazuri nena pote vati ğuras! (Laz dili asla ölmeyecek!)

Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

RÖPORTAJ: LAZ VAKFI GİRİŞİM KOMİTESİ HEYETİ İLE GÖRÜŞME

  1. BİR LAZ ÖRGÜTLENMESİ: LAZ TEKÂMÜL-Ü MİLLİ CEMİYETİTarık Zafer TUNAYA — 7
  2. KAZAKİSTAN'A SÜRÜLEN LAZLARÇeviri: Hayri HAYRİOĞLU — 10
  3. YÜZ YIL ÖNCE SAMEGRELO (MEGRALYA)Yakop GOGEBAŞVİLİ — 12
  4. YÜZ YIL ÖNCE ÇANETİZakaria LAŞKARAŞVİLİ — 15
  5. LAZLARYılmaz ERDOĞAN — 18
  6. ALTIN POST EFSANESİAli İSLAMOĞLU — 23
  7. KÜLTÜREL DEĞERLERHaşim KARPUZ — 29
  8. LAZ ALFABESİHazırlayan: Sarigina BEŞLİ — 31
  9. NENAPONA (MİNİ SÖZLÜK)Hazırlayan: Faik ATEŞ — 32
  10. MÇARALOBA (LAZCA EDEBİYAT) — 42
  11. BİR LAZ MASALI: "OF!" — 45
  12. LAZLAR VE LAZ DİLİ İLE İLGİLİ KAYNAKÇASonat GÖK — 46
Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Tarık Zafer TUNAYA

BİR LAZ ÖRGÜTLENMESİ: LAZ TEKÂMÜL-Ü MİLLİ CEMİYETİ

Yazan: Tarık Zafer TUNAYA

(Kaynak: Tarık Zafer TUNAYA, "Türkiye'de Siyasi Partiler", s. 396-397, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1984, İstanbul)

Bölgeci bir görüş olarak "Laz'lık", Meşrutiyet yıllarında da vardır. Örneğin, 1914 (1330) yılında "Laz Talebe Cemiyeti" kurulmuştur. Fakat, "Laz'lık", bölgeci olmakla beraber bölücü ve ayrılıkçı bir amaç olarak ortaya çıkarılmamıştır.

Durumu kanıtlayacak bir kuruluş "Laz Tekâmül-ü Milli Cemiyeti"dir. Hayli uzun ve ayrıntılı "Nizamname-i Esasi"sinde, cemiyet yalnızca bir hayır ve yardımlaşma kurumu olduğunu belirtmiştir. Cemiyet'in, örneğin "Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti" gibi, bir çeşit muhtariyet isteyen ve Anadolu hareketine —Hürriyet ve İtilâf uydusu olarak— muhalif bir amaç gütmeyen bir örgüt olduğu açıktır. Amacını, Osmanlı ülkesi içinde gerçekleştirmek istemiştir.

LAZ TEKÂMÜL-Ü MİLLİ CEMİYETİ

  • Kuruluş Yılı: 30 Mart 1919
  • Kuruluş Yeri ve Merkezi: İstanbul
  • Kurucu ve Yöneticiler: Büyük Hasan Paşazade Ahmet Bey, Hasan Fikri Bey, Mehmet Kardi Bey, Hüsnü Efendi, Fahri Efendi.

Laz Tekamül-ü Milli Cemiyet-i Hayriyesi Nizamnâme-i Esasisi

Madde 1— Şimdilik merkezi Dersaadet'te (İstanbul) olmak üzere bu kerre "Laz Tekâmül-ü Milli Cemiyet-i Hayriyesi" nâmıyla bir cemiyet teşkil olunmuştur.

Madde 2— Cemiyet-i hayriyenin maksad-ı teşekkülü ile gâye-i âmâli bervech-i zir madde-i esasisinde mündericdir.

Madde-i Esasi— Ale-l-umum semeresiz kalan münferid mesa'i ve gayret ve himmetlere taraf taraf umumi ve içtimat bir şekl ve kuvvetli bir cereyan verilmedikçe vadi-i temeddün ve tekâmülde terakkiyatın mümkün olamıyacağı kanaati bütün vuzuhuyla bir kat'iyet-i riyaziye şeklinde tebarüz etmesine binaen teşebbüsât-ı nafıa ve gayret-i hususiye-i tekâmülperverânesiyle ihtiyacat-ı hazıra ve müstakbele-i asriye ve medeniyeye tevfikan kemalât-ı zatiye ve içtimaiye ile tekâmüle sat, hadim-i insaniyet bir cemiyet-i hayriyedir. Adavv-i ekber-i beşeriyet olan cehaletle daimi mücadele ve bu düşman-ı biaman-ı insaniyete galebe-i tammeyi te'min içün esasat-ı ulviye ve fezail ve kemâlât-ı âliyye-i İslamiyenin tamami-i inkişâf ve ibrazı, ve müsmir ve nafi ve ciddi bir tahsil ve terbiye ile maarifin en küçük kariyelere (köylere) kadar neşr ü teşmili hüner ve marifetin tergib ve teşviki, ümran ve terakkiyatın husülü esbabının teshil ve tesri'.

Cenab-ı Hakkın mebzulen lütf ve ihsan buyurduğu ormanlar ve madenlerimizden ve beyhude yere akıp gitmekte olan lâtif ve dilrüba derelerimizin bipâyân kuvvetlerinden istifade ile memleketimizin ziya-ı elektrik ve nür-u medeniyetle tenviri, ihtiyacât-ı asriyeye göre zükür ve inâsa (erkek ve kadınlara) mahsus mükemmel ana mektepleriyle, iptidai, rüşdi, sultani mektebler, darüleytamlar (yetimhaneler) ve kabiliyet-i mahalliyeye göre muhtelif darülsına'alar, kütübhaneler, eczahaneler, hastahaneler, sanatoryumlar, oteller, sinemalar, fabrikalar küşâdı; cevami ve mesacid-i şerifelerimizle kabristanlarımızın şân ve şeref-i İslamiyete lâyık bir suretde ta'mir ve termim ve tertibatıyla bahri kumpanyalar, aile, iktisad, teavün, tasarruf sandıkları ve ale-l-tedric bankalar tesis; ticaretin neş'et ve teksiriyle sanayi'-i ziraiyenin ihyası, ihtiyacata göre evlâd-ı vatandan şu'abat-ı muhtelife-i fenniyede mütehassıs muallimler, mürebbiler, doktorlar, eczacılar, hastabakıcılar, mühendisler, sanatkârlar yetişdirilmesi, tahsil-i ibtidai mecburiyetinin tamami-i tatbiki, kesb-i rızk içün gurbete azimet edecek olanların asgari derecede bir tahsil ve sanat tahririyle sevk dairesine gelmiş talebelerin gerek haricde ve gerek dahilde tahsilde olanların daimi nezaret ve murakabe altında bulundurulması talebelerimizin daimi bir sıyanet ve sahabet altına alınması ve bilhassa muhit-i ailevi haricinde tahsil mecburiyetinde kalmış bulunanların toplu bir halde ve hususi bir mektebde müctemian muntazam ve medeni bir hayat geçirebilmeleri esbabının istikmâli...

Terbiye-i diniye, milliye, fikriye ve medeniyenin menşe' ve masdarı olan kadınlık ve valdeliği ihtiyacat-ı asriyeye nazaran ilâ maksadıyla hassaten kız çocuklarımızın tahsil ve terbiyelerine fevkalâde itina ile diyanet hasebiyle ve zaruriyet-i medeniyet-i hazıra ve müstakbeleye göre yetişdirilmesi, ale-l-ıtlâk kadınlığın her türlü sefalet ve âfât-ı ictimaiyeden vikayesi, vefiyat ve telefat esbabının tedkikiyle ilel ve emraz-ı mahalliye ve sariye ile fakr ü zaruretten bilumum fukara-yı ahali, etfal ve nisvanın evvel-be-evvel tercihan yetim çocukların dul ve bikes kadınların himaye ve sahabetiyle nesl ve ırkın ıslahı, tezayid-i nüfüs esbabının ilmi ve fenni bir suretde istikmâli, izdivaclar içün tabii ve sıhhi bir sinn ü hadd tayin ve kabülü on sekiz yaşından dün (küçük) olan genç delikanlıların amele ve işçilik etmek üzere memalik-i ecnebiyeye adem-i azimetleri hakkında tedabir-i mani'a-ı mahalliye ittihazı ve bu tarik ile haricden sirayet etmekde olan bir takım emraz-ı ahlâkiye ve ictimaiye ile ilel ve eskamın men' ve tedavisiyle gencliğin muhafazası va ahlâk-ı umumiyenin tasfiye ve ilâsı, saika-i cehaletin bazı şahsî ve hususî bürudet, husumet, münâferet, agraz, münakesat, şikak, nifak, intikam ve müfsid-i ahlâk ve ictimaiyat olan atalet, betaat, ibtilâ-yı işret ve bilumum vatandaşlarımız arasında ve muhit-i memleketimizden külliyen def ve izalesiyle uhuvvet-i mütekmâmile-i diniye ve vahdet-i münciye-i milliyenin yekdil ve yekvücûd olarak temami-i istikmâli çarelerinin tahari ve tatbiki ve cümle vatandaşlarımız arasında ailevi bir samimiyet temini ve umumî bir hürmet ve muhabbet-i mütekabile kalbiye ihyası, cihan-ı medeniyete karşı izzet ve vekar-ı millinin ilm ü irfan ve fazilet ve kemâlât ile tekviye ve ilâsı misillû umumun hayr ve menfaat ve saadet ve selâmetini zâmin ve kâfil olacak hususat-ı aile-i ictimaiyeyi istihdaf ve iştigâl ile bir şah-râh-ı teavün ve itilâ küşâdı ve tarik-i tekamül ve temeddünde, her manâsıyla müsteidd olan memleketimizin tevfikat-ı celile-i subhaniyeye istinaden ulüvv-i azm ü gayret ve himmetlerle müstakilen âlem-i medeniyet ve şarkın bir gülzâr-ı marifet ve saltanak-ı mübecccle-i İslâmiyenin bir İsviçresi haline getirebilmek gâye ve mefkûresini ta'mim ve bu esas kemâl-i ciddiyet ve samimiyetle vaz' ve takib ile manzume-i ve mütekâmiyele-i medeniye saflarında manâ-yı medenisiyle insanca ve mesudân yaşamak hakkını temin ve istikmâle daima gayretten ibarettir.

Madde 3— Madde-i esaside teşrih olunan esasat dairesinde tekâmül ve inkişâf ve itilâ arzularımıza mani' ve hail olabilecek ve hukuk-ı meşrua-i milliye ve vatâniyemizle menaf'-i mübeccele-i umumiye ve hususiyetimizi ızrar ve haleldâr edebilecek ve bizi tarik-i itilâ ve medeniyetde geri bırakabilecek esbab ve mani' ve avamil ve müesserât ve mehalikden bilvücüh mevcudiyetimizin tamami-i sıyanetiyle hürriyet-i muazzeze-i ictimaiye ve insaniyemizi istikmâl ve muhafazası bütün varlığı ile cemiyetin daima ehemm ve akdes vazifesidir.

Madde 4— İlâ-yı seviye-i irfan-ı millete hadim olmak üzere asâr-ı nafıa telif ve elsine-i muhtelife-i ecnebiyeden asâr-ı müfide tercümesiyle tab' ve tevzi'i ve meslek-i ulvisini istihdafen gazeteler, risail-i mevkuteler neşri azâ-yı mütehassısa tarafından ahad ve avam-ı nasın anlayabileceği lisanlarla taraf taraf en ücra köylere varıncaya kadar sıhhi, ahlâki, ictimaft, ilmt, fenni sımai, zırai mevfizeler itası ve umur-u nafia-i saire ile berri ve bahri ticaretlere aid malümatlar hakkında konferanslar tertibi suretiyle efkâr ve ezhan-ı umumiyenin irşad ve tenviri, müfid, fennî ve sınaî sinemalarla terbiye ve malümat-ı fikriyenin tenmiye ve inkişafı gibi esaslar üzerinde çalışılacaktır.

Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Çeviri: Hayri HAYRİOĞLU

KAZAKİSTAN'A SÜRÜLEN LAZLAR

Ocak 1989'da Radio Liberty'de yayınlanan bu konuşma metni, Sayın Hayri Hayrioğlu tarafından OGNİ için Gürcüce'den tercüme edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı biteli dört yıl olmuştu. Gürcistan, savaş şokunu üzerinden atıp, rahat nefes almak için çalışıyordu. Doğrudan savaş alanı olmamasına rağmen bu savaşta diğer Sovyet uluslarına nazaran daha büyük zararlara uğramış, çok kurban vermişti. 1941 yılında Gürcistan'da yaşayan Alman kökenlilerle birlikte LÜTERAN (Protestan) Gürcüler de yurtlarından çıkarılıp uzak doğuya sürülme şansızlığına uğramışlardı. 1944 yılında Meskhet-Cavakheti (Ahıska) bölgesi Müslüman Gürcüleri Orta Asya ülkelerine sürgün gönderilme felaketine uğramışlardı. Alman savaşına gönderilen 700.000 Gürcü gencinden 350.000'i cephelerde can vermişti. Savaş sonrası cephelerden dönen 50.000'den fazla Gürcü de Sibirya'ya ya da Uzak Doğu'ya sürülmekten kendini kurtaramamıştı.

Artık fırtınalar dinmiş, gökyüzü aydınlatılmış, savaşlar yerini barışa bırakmıştı. Güya ülkede terör, sürgün korkusu kalmamıştı. Gürcü halkı savaşın yerle bir ettiği herşeyi ayağa kaldırmak için ümitle, gayretle çabalıyordu. Artık felaketli günler geride kalmıştı...

Tam bu sırada Gürcistan'da aniden bir Timurleng, bir Şah Abbas ruhu hortlayıverdi. 1949 yılında, Doğu Gürcistan'da Meskhi Gürcülerinin başında patlayan bomba bu kez de Batı Gürcistan'daki LAZ halkının başında dolaşmaya başladı. Aniden LAZ halkının yerlerinden, yurtlarından sökülüp sürgüne gönderilmesi gündeme geldi. Gecikmeden Lazlar da beş yıl önce Meskhilerin çıkarıldıkları ölüm yolculuğuna çıkarıldılar. Meskhilerin uğratıldıkları jenoside uğratıldılar. Lazların cesetleri Kazakistan Çölü'ndeki Meskhilerin kemikleri üzerine ilave edildi. Kazakistan ölüm yolu insanlık dışı yaşam koşulları nedeniyle Laz nüfusunun yarısını kendine kurban etti. Menzile ancak yarısı ulaşabildi.

Laz halkı bugün yaşadıkları yörenin yerli etnik adıyla anılıyorlar. Kimisine Türk, kimisine Kazak, kimisine de Özbek adı yakıştırıldı. Toplam nüfusları da 20.000'e indirgendi.

Gürcistan'da bugüne kadar Meskhi Gürcülerinin anayurda döndürülmesi konusunda epey sözler söylendi. Bu sözlerin bir bölümü az da olsa Meskhi ailelerinin yurda döndürülmesiyle gerçekleştirilmiş oldu. Meskhiler konusu sesini duyurmuştu. İleride bunların sürgün yaşamından kurtarılması olanağı da artmış oldu. Lazlar'ın anayurtlarına döndürülmesi konusunda ise, bugüne kadar ciddi bir adım atılmış değil. 1988 yılında Gürcistan Yazarlar Birliği yıllık kongre düzenlemişti. Tsitsişvili başkanlığındaki kongre salonunda yine Meskhiler konusu görüşülüyordu. İLİA TCAVTCAVADZE derneği adına söz alan konuşmacı Zurab Tçavtçavadze, sürgündeki Lüteran (Protestan) Gürcüler'le Lazlar'ın da Meskhiler konusu ile birlikte ele alınmasını, bu kardeşlerin de ızdıraplarına son verme çalışmalarına başlamasını önerdi. Bu öneri üzerine salon ayağa kalktı, ortalık çınladı. Alkışlar uzun süre dinmedi. "Kurtaralım bu kardeşlerimizi de" sözleri kulakları yırtarcasına yükseldi. Orada bulunanlardan birçoğu Lazlar ve Lüteran Gürcüler hakkında kulaktan dolma haberler, söylentiler dile getirdiler. Bunların akibetleri hakkında çevreyi bilgilendirmeye çalıştılar.

Öneriler getirilmiş, sempati de toplanmıştı. Ancak ne yazık ki bugüne kadar ciddi bir adım atıldığı görülmedi. Her işin bir yürütme mercii olur, bir organizatörü bulunur. Bakalım bu ulusal sancımızı dindirecek kim çıkar orta yaya? Bu zaman gösterecek...

Lazlar Karadeniz'in güney kıyı boylarındaki bu yurtlarından başka diğer Gürcü boyları ile birlikte Marmara dolaylarında da bolca bulunurlar. Bugün onların kesin sayısını belirtmek güçtür. Türkiye, Lazlar ve Gürcüler hakkında nüfus istatistikleri tutmamaktadır. Laz ve Gürcülerin kendi tahminlerine göre: Anadillerini koruyabilmiş Laz sayısı iki milyon civarındadır. Türkiye'de toplam bir bu kadar da Gürcü yaşamaktadır.

Laz toprakları Paleolitik çağlarda Gürcü yurdunun bir parçasıydı. Lazlar eski Gürcü birliği içinde İ. Ö. VIII. Yüzyıllardan İ. Ö. VI. Yüzyıla kadarki zaman dilimi içinde eski KULHA'nın yerini alan yeni KOLKHETİ krallığının uyrukları olarak parlak hayat yaşadılar... Bu toprakların bir bölümü İ. Ö. IV.-I. yüzyıllarda EGRİSİ, yani LAZİKA krallığı adıyla sömürücü Roma ve sonra da Bizans İmparatorluğu etki alanında bir süre hayatını sürdürmüştü. 1204 yılından itibaren ülke Gürcistan Kraliçesi TAMARA tarafından kurulan TRABZON KRALLIĞI idaresinde, Gürcü sarayının koruyuculuğunda bağımsız yaşamını sürdürmüştü. Bu Laz Krallığı 1461 yılına kadar yaşamını korumayı başarmıştı.

600 yıllık Osmanlı idaresi boyunca bu ülkede Laz dil ve kültürü tümüyle ortadan kaldırılabilmiş değildir. Lazlar'ın Osmanlı idaresinde, 19. Yüzyıla kadar bir nevi özerkliklerini korudukları da bir gerçektir.

Türkiye'de Cumhuriyet'in ilanından sonra diğer azınlıklarda da görüldüğü gibi Lazlar arasında da yoğun bir Türkleştirme, özümleme çabaları görüldü.

Aslında Laz muhacereti uzun yüzyıllardan beri sürüp geliyordu. Bu muhaceretin yavaşlaması ve hatta anayurda karşı ilginin artması kısmen Osmanlı döneminde kendini gösterdi.

Ağır baskılara dayanamayan bir kısım Laz aileleri selameti Sovyet sınırları ötesinde aramakta buldular. 1880 ile 1920 yılları arası yarım milyona yakın Laz kitlesi Batumi'den başlayarak Krasnodar, Odesa ve Ukrayna'ya kadar uzanan kıyı boylarına gelip yerleştiler.

Türkler, Gürcü kökenli halklara karşı uyguladıkları politikayı Rusların Gürcistan'da uyguladıkları Politika modelinden aldılar. Türkler herşeyden önce Laz halkını Müslümanlık yoluyla Türkleştirme çabasına önem verdiler. Bu metod başarıya ulaşamayınca ikinci yola başvurmayı denediler. Bu da Lazların ya İstanbul'daki Ortodoks Rum cemaatine, ya da Ermeni Gregoryan cemaatine dahil edilmesi yoluydu. Rusların izlediği yola başvurarak nüfus sayımlarında azınlıkları etnik yapılarından çok dini görüşleri itibariyle gruplaştırmakta yarar görüyorlardı. Böyle davranmakla Rum Ortodoks kilisesine bağladıkları insanları "RUM", Ermeni Gregoryan mezhebine soktukları insanları "ERMENİ", İslama sokabildikleri insanları da "TÜRK" olarak tescil edip, azınlık halklarının listesini en aza indirgeme çabalarına girdiler.

Oysa Osmanlı azınlıkları ana dillerine pek bağlıydılar. Ulusal kültür değerlerini canlı tutmak bağımsızlık arzularını güncel tutmak için yeterli ve gerekti. Bu düşünceyle Osmanlılar da Rusları örnek alarak azınlık halklarını acele özümleme yolunu ısrarla sürdürdüler. Zaman içinde bunda kısmen de başarıya ulaştılar.

Trabzon'un Osmanlılar tarafından işgalinden sonra, burada yaşayan Rum kökenli halk II. Mehmet tarafından batı bölgelerine, özellikle de Trakya yakasına nakledilmişti. Bu bölgede yerli halk olarak Lazlar kalmıştı. Özümleme işlerinde pek usta olan Osmanlılar herhangi bir tatsız olaya meydan vermemek açısından Lazlar'a karşı bu işi çok daha dikkatli, itinalı yürüttüler. Lazlara ait ibadethaneleri hile ile bir bir kapatıp, bu halkı Rum ya da Ermeni kiliselerine yönelttiler. Bu kiliselerde Rum ve Ermeni dilleriyle yürütülen ibadetler Laz kökenli halkı bu dillere mecbur ediyordu. Osmanlı hesaplarına göre: Ana dillerini unutup, bir başka dile bağlanan insanlara bu ikinci dili de unutturmak daha kolay olacaktı. Gürcü cemaatinden bir bölüm insanlar hem hıristiyanlıklarını, hem etnik kimliklerini büyük zorluklara rağmen korumayı başardılar. Büyük bir kesimi ise Rum ya da Ermeni kimliğine gireceğine Müslüman-Türk kimliğini yeğlediler. Bu kesime artık etnik baskı uygulamak gereksizdi.

Türkiye kesiminden Rusya kesimine geçen Laz halkını Ruslar da aynı metotlarla bölük pörçük hale getirdiler. Rum kilisesine giden Lazlara "RUM", Ermeni kilisesine gidenlere de "ERMENİ" kimliği yakıştırdılar. Gürcistan'ın aşağı Kartli bölgesine gelip yerleşen Laz göçmenlere de ne yazık ki "ERMENİ" kimliğini uygun buldular... İnat ve sebatla Lazlıklarına bağlı kalmakta direnen bazı aileler için yeni bir oyun tezgâhlandı. Onları "Türk azınlık" sayarak Gürcüleştirmeden uzak tutmaya çalıştılar. Bunda kısmen de olsa başarıya ulaştılar...

Sürgüne gönderilen Laz ailelerinin çocukları 40 yıldan fazladır Rus, Kazak, Özbek okullarında okutuluyor. Artık bunların anadillerini unutmuş olmaları hayret edilecek işlerden olamaz... İşte bundan ötürü Laz konusunda ısrarlı olmamız, onları tekrar Anayurda kazandırmamız kaçınılmaz bir gereksinimdir. Bu iş geciktirildiği oranda kaybımız büyük olacaktır. Vakit uzadıkça Lazlık izleri tümüyle silinecek, Anayurt'ta kalan akrabalarıyla bağlarını tespitte güçlük çekeceklerdir.

Lazlar'ın sürgün nedeni, bugüne kadar anlaşılabilmiş değildir. Bunu kimin düşündüğü, kime ne kazandırdığı, Lazların suçlarının ne olduğu ortaya çıkmış değil.

Laz sürgünü sırasında şans eseri bir tek köy kurtulmayı başarmıştı. Bu köy halkı akıllarını kullanıp kendilerini "MEGREL" olarak tanıtmıştı. Bugün bu köy halkı için Türk ya da bir başka etnik toplum olduğunu ileri sürmek kimin haddinedir? Bugün Kazaklaşma felaketinin eşiğine getirilen sürgündeki Lazlar yurtlarında yaşasalardı en az bu Lazlar kadar öz be öz Laz kalacaklardı. Bu insanların tekrar yurda kazandırılması için Gürcü halkı hiçbir fedakârlıktan çekinmemelidir.

Rusların korkunç bir plânları daha vardı. "MEGRELSKO DELO" idi bu meş'um plân. Yüreklerimizi titreten bu plândan Allah Megrelleri korudu. Çünkü bu plân Megrellerin de yurtlarından çıkarılıp kovulması öngörülüyordu... Eğer Megreller de bu meş'um plâna kurban edilseydi yine sessiz mi kalınacaktı? Megrel-Laz halkı Gürcü oymaklarının bir halkası olan "ZAN" ailesinden değil mi? "Kardeş kardeşe kara gün için Lazım" atasözünü unutmayalım. El topraklarında sıkıntılı yıllar yaşayan Laz halkı için sesimizi var gücüyle yükseltelim. Onları Orta Asya steplerinin karanlık fikirli geri insanları ile bataklık canavarı Ruslar'ın cenderesinden çıkaralım. Size sesleniyoruz Gürcü halkı! Bu güzel insanları mutlak ölümün pençesinden çekip alalım.

Not: Bu Radyo konuşmasının ardından çifte standartlı yerli ve yabancı İnsan Hakları Savunucuları hiçbir girişimde bulunmadılar. (OGNİ)

ÇAĞRI Yayınlanmasını istediğiniz şiir, öykü ve denemelerinizi OGNİ'ye gönderebilirsiniz.

Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Yakop GOGEBAŞVİLİ

YÜZ YIL ÖNCE SAMEGRELO (MEGRALYA)

  1. YÜZ YIL ÖNCE ÇANETİZakaria LAŞKARAŞVİLİ — 15
  2. LAZLARYılmaz ERDOĞAN — 18
  3. ALTIN POST EFSANESİAli İSLAMOĞLU — 23
  4. KÜLTÜREL DEĞERLERHaşim KARPUZ — 29
  5. LAZ ALFABESİHazırlayan: Sarigina BEŞLİ — 31
  6. NENAPONA (MİNİ SÖZLÜK)Hazırlayan: Faik ATEŞ — 32
  7. MÇARALOBA (LAZCA EDEBİYAT) — 42
  8. BİR LAZ MASALI: "OF!" — 45
  9. LAZLAR VE LAZ DİLİ İLE İLGİLİ KAYNAKÇASonat GÖK — 46
Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Zakaria LAŞKARAŞVİLİ

YÜZ YIL ÖNCE ÇANETİ

Yazan: Zakaria LAŞKARAŞVİLİ

Yüz yıl önce yazılan bu makale Sayın Hayri Hayrioğlu tarafından Gürcüce'den OGNİ için tercüme edilmiştir.

Çaneti toprakları dar ve uzun bir ülkedir. Kuzeyden güneye doğru Batumi ile Trabzon arasında 170 kilometreden biraz fazla, genişliği Çaneti sıra dağları ile Karadeniz kıyıları arasında en geniş yeri 40 kilometreden, en dar yeri ise 10 kilometreden biraz fazladır. Her ne kadar biz Çaneti'nin en güney batı sınırını Trabzon olarak işaret ettiysek de bazı yabancı seyyahlar Laz yerleşim alanının Trabzon'un ötelerine kadar uzandığını söylerler. Lazistan nüfusu bugün 100.000 kadardır. Eski çağlarda, Kraliçe Tamar zamanında bu ülke Trabzon'a kadar Gürcistan topraklarındandı. İsa dinini ilk terkedip İslama giren mıntıkaların ilki Lazistan olmuştu. Bu yüzden bu ülkede eski, hıristiyanlık dini yapı kalıntılarına ve geleneklerine daha az rastlanmaktadır. Bu ülkenin tamamına yakını bugün Osmanlı elindedir. Çoruh nehrinin sol yakasında kalan pek az bir kısmı 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Rusların eline geçti.

Çaniler (yani Lazlar) Megrellerle kardeştirler. En eski çağlardan bu yana Karadeniz'in tüm doğu kıyıları ile güney kıyılarının ortasına kadar uzanan yerler Laz-Megrel yurdu idi. Güney'den gelen düşman akınlarından kaçan Guryalı Gürcüler Laz-Megrel topraklarının orta beline yüklenerek ülkeyi ikiye böldüler. Böylece Laz-Megrel birliği sığınmacı Gürcüler tarafından parçalanmış oldu. Ünlü Gürcü tarihçi Dimitri Bakradze'nin ifadesine göre ise bugünkü Guria Gürcüleri aslen Megrel kökenlidirler. Zaman içinde Gürcü sığınmacıların etkisiyle Gürcüleştiler. Bu olaylar üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen zaman, bu iki kardeş ulusun birliğine dair emareleri tümüyle ortadan kaldırılabilmiş değildir. Laz ve Megreller bugün de tıpatıp aynı insanlardır. Fiziki yapıları, giyim kuşamları, karakterleri, istidatları ve yaşama tarzları fazla değişiklik göstermez. Laz dili küçük bir ağız farkıyla Megrelce'nin aynıdır. Lazlar Gürcü dilini de Megreller kadar iyi kullanmaktadırlar...

Yabancı milletler Çanilere "LAZ" adı vermektedirler. Ülkeleri "ÇANETİ"ye de "LAZİSTAN" diyorlar. Lazistan denen ülke yukarıda da değindiğimiz gibi Laz sıradağlarından kıyı boyuna inen birçok vadiden oluşur. Bu vadiler arasında yan kollardan beslenen, büyük boyda 12 adet ırmak akar. Lazistan doğası ulu ormanlarla ve zengin bitki örtüsüyle kaplıdır. İklimin elverişliliği doğaya vahşi bir görünüm kazandırmıştır. Yağışlar sık, toprak verimlidir. Laz sıradağları yağmur yüklü bulutların Anadolu içlerine doğru inmesini engeller. Bu bulutları kendi üzerinde tutup sağar. Burada hava sıcaklığı da elverişli düzeylerdedir. Ilıman batı rüzgarları Karadeniz üzerinden, hiçbir engelle karşılaşmadan bu topraklar üzerinde eser. Güneydoğulu serin karakterli esintiyi ise Laz sıradağları engeller. Bu sayede Lazistan meyveleri: Limon, portakal, zeytin lezzetli yetişmektedir. Fakat Lazlar bağcılık ve ekincilikle daha kolay ve daha geniş çapta uğraşmazlar. Burada tahıl o kadar az yetiştirilir ki Lazlar ekmeklik mısırı her yıl Batumi ve Poti yörelerinden temin ederler. Bunun esas nedeni toprakların tahıl ekimi için yeterli olmamasıdır. Yukarıda da söylediğimiz gibi ülke ulu ormanlarla ve Alpinik bitki örtüsüyle kaplı olup, ekime elverişli değildir. Kıyı şeridindeki kısmi düzlükler ise pek sık yerleşim birimleriyle doludur. Buralarda hayvan yetiştirmek bile pek güçtür.

Topraklarının darlığı Lazları başka uğraşılara yöneltmiş. Yeni uğraşılar da onları daha çok zengin etmiş. Onlar adeta birer "Deniz çocukları" olmuşlar. Ağır ve tehlikeli Balıkçılık sanatı onlar için eğlencelik iş olmuş çıkmış. Lazların ustaca kullandıkları deniz araçlarında hemen hemen hiçbir kazaya rastlanmaz. Denizcilikte emsalleri bulunmayan İngilizler bile Lazların cesaretleri, beceriklilikleri, ustalıkları ve çeviklikleri karşısında hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Denizcilik uğraşısı Lazlara yüksek yaşam koşulu sağlamıştır. Lazlar özel deniz araçlarıyla taşımacılık işi de yapmaktadırlar. Çeşitli ticaret eşyalarını bir kentten diğerine deniz araçlarıyla taşırlar. Sürekli denizle boğuşmak Lazları uyanık, cesur, atılgan, çevik, girişimci insanlar haline getirmiş. Lazlar kendi ürettikleri orman ürünlerini, limon, portakal, zeytin, bazı el sanatları ürünleri ile dışarıdan aldıkları ticaret metalarını uzak yörelere kadar götürüp satarlar. Örneğin, Batumi, Poti, Sohumi yörelerinden mısır, darı, ipek, kereste gibi malları ucuz fiyata alır, Karadeniz'in Osmanlı kıyı boylarına götürür yüksek fiyata elden çıkarırlar. Lazlar yerleşik ticarette de iyi birer usta sayılırlar. Samegrelo'dan Sinop'a kadar uzanan kıyı kent ve köylerde mağaza sahiplerinin çoğu Lazdır. Yapıcılık, dülgerlik, gemi inşa işlerinde de Lazlara emsal zor bulunur. Gürcistan'ın güney illerinde, Samegrelo'da, Guria'da, İmereti'de, Yukarı Katli'de birçok ahşap bina Laz ustaların ellerinden çıkmadır.

Laz kadınları da büyük ve zahmetli işlerde kendilerini kanıtlamışlardır. Onlar sadece ev işleriyle yetinmezler, ekme, çapalama, biçme işleri de Laz kadınlarının günlük işleri arasındadır. Böylece erkeklerine ticaret ve sanat uğraşıları için zaman kazandırırlar. Gürcistan'ın hiçbir bölgesinde Laz kadınlarının gösterdikleri olağanüstü gayreti görmek mümkün değildir. Bu sayede mutluluk, zenginlik, güzellik düzeyine ulaşmışlardır.

Laz evleri, içi dışı beyaza boyanmış pırıl pırıl, ocaklı, divanlı, halılarla, keçelerle, kimillerle zevkli biçimde döşelidir. Temizlik, intizam insana ferahlık verir. Laz giyim kuşamı ilk bakışta onların ekonomik gücünü yansıtır. Laz erkek ve kadınları iyi cins kumaş, yünlü dokuma ve ipekten pırıl pırıl giysiler giyerler. Laz giysi modelleri Guria modellerinin aynısı sayılır. Aradaki fark sadece kumaşların kalitesinden ibarettir. Yüksek yaşam koşulları Lazları sağlıklı, neşeli kemikli pazulu insanlar haline getirmiştir. Kalabalık kentler olarak Gonia, Hopa, Laros, Arhavi, Rize, Atina kentlerini sayabiliriz.

ÇAĞRI Yöremize ait kültürel değerlerle ilgili çalışmalarınızı bekliyoruz.

Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Yılmaz ERDOĞAN

LAZLAR

Yazan: Yılmaz ERDOĞAN

...Nuh diliyle konuşanlar, yani LAZ'lar...

Çocukluk günlerimde fındık toplamanın verdiği bıkkınlığı; sığındığım, özellikle bulunmayayım diye seçtiğim "Dipsiz", krater benzeri kuyumsu bir çukurun içine taşlar atarak geçiştirirdim.

Lazca "Yıldız yutan" anlamını veren "Nomuruçhen" adını verdiğimiz bu gizemli kuyu: Büyüklerimizin anlatışına göre bir yıldız, daha doğru bir tanımla büyükçe bir Göktaşıyla açılmış olmalıydı. Yaklaşık olarak verilen tarih, "Tunguska" felaketiyle aynı döneme gönderme yapacak kadar ilginçti, benim için...

Oysa asıl ilginçlik, 1969 yazında bölgeyi tarayan MTA elamanlarına "Dipsiz"in etrafından topladığım taşları götürdüğümde tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyordu. "Bu taşlar, bölgeye ait değil" diyordu MTA elamanı.

İşte yaklaşık çeyrek asırdır devam edegelen yöresel araştırma ve inceleme isteğim böyle başlıyordu. Yöremizin doğasal verileri pek ilginçti. Önemlisi, asıl bölgede yurtlananlarla bu ilginçlik bütünleştiğinde öylesine müthiş bir paradoks ortaya çıkıyordu ki: İnsanın tüm bildiklerini yadsıyacak boyutlarda, yeniden öğrenme durumunda kalma çaresizliğiydi, asıl yaşadığı...

Neydi o..?

Köyümüzün üzerine kapanmış olan sevimli kraterin eteğinden başlayan mağaralar zinciri mi? İrice bir insanın ortasından geçebileceği büyüklükte, boy boy daha küçüklerinin de kayalara çakıldığı demir halkalar, iskele babaları, yalçın kayalara oyulmuş Kadın yontusu... Bir zamanlar bu yükseklikte deniz mi vardı? İlkel bir liman mıydı, "Dağasti" veya "Yayla" dediğimiz yöre?

Gel de Budist inanca göre Maiterya'nın dünyaya gelirken bu mağaraları kullanacağını düşünme... Argos Kralının "Altın Post" için yola çıkan Argonatların boş yere uğraşmadıklarına karar verme.. Dünyanın ilk Altın İmparatorluğu "Baktium" (şimdiki Batum)'un egemenliğinde yüzlerce yıl yaşamış olanların, ne denli tarihe yön verdiklerini araştırma..

Sakın insanlara ateşi armağanladı diye Zeus'un cezalandırdığı Prometeus bu kayalık yaylamızda-zincire vurulmuş olmasın..? Prometeus motifinde, Kartallar tarafından didiklenerek yenilen ciğer örneğini görüyoruz. Ancak Prometeus'un ciğeri Zeus'un hikmetiyle geceler boyu iyileşerek tekrar eski haline geliyor. Güneşle birlikte aynı işkence sürgit devam ediyordu.

Zavallı, Tanrı Zeus tarafından bağışlanmasa herhalde bayağı acı çekecekti. Kıyametin habercisi Yecüc ile Mecüc cüceleri de buralarda yer üstüne çıkmak için tünel kazıyor olmasın..? Hani İslam inancına göre, tam kazının sonuna geldiklerinde yorulup uyuyorlardı da tünelleri toprakla doluyordu da, tekrar kazmaya devam ediyorlardı deniyor ya, işte onlar.. Prometeus'un ciğer didiklenmesi motifiyle nesnelden başka farkı yok ki bu olayın..

Bana, Daniken'in "Altın Tanrılar" kitabında anlattığı ve Ekvator düzlüğünde aradığı "Yer altı" uygarlığının zenginliği; altından yapılmış insan ve hayvan figürleriyle, ev eşyaları bu kayalıkların altında saklı gibi geliyor.. Yörede anlatılan efsanevi bilgiler bu kanımı doğruluyor ya.

Ya Truva'nın yardımına koşan; Paris'in aşkı fahişe Helen yüzünden çıkan kargaşada Greklere karşı savaşan, Amazon Prensesi Panthelesia'nın Ünye'den-Soçi'ye kadar uzanan Lazistan'ın tek hakimi olmasına ne demek gerekir..? Panthelesia ile gelenlerden Truva'nın mahvoluşundan sonra Komutan Aineas'la birlikte İtalya'ya doğru yelken açmaları ne oluyor.. Çiçeron'un kendi döneminde asil saydığı 340 İtalyan ailesinin tamamını Anadolu menşeli olarak göstermesine ne demeli?

Şimdi Kafkas dağlarının altını dünyanın merkezi gibi gösteren Budist öğretilerden ve benzeri bilinmezlerden, bir an olsun gözümüzü alalım. Gelelim NUH olayına...

Nuh tufanından sonra, İslam inancına göre Nemrut, aslında Ağrı dağında karaya oturan sal, gemi veya benzeri bir deniz aracından karaya çıkan atalarımızın oluşturduğu uygarlıklar zincirini tarih içinde takip edebiliyoruz. Ancak güneye gidenleri.. Bunlar Anadolu, Mezopotamya, Mısır ve Akdeniz çevre uygarlığı olarak tarihte yerlerini almışlardır.

İyi ama Nuh tufanından sonra karaya çıkan atalarımızın iki kola ayrılmış olduğu tarih kayıtlarında varsa: Hele hele yukarıda sıralanan uygarlıkların atalarımızın Güneye giden kolu tarafından oluşturulduğunu kabul ediyorsak, Kuzeye gidenlerin daha doğrusu Aras havzasından-Çoruh'a doğru yürüdüklerini bildiğimiz Nuh çocuklarının izleri nerede..?

Az önce söylediğim gibi, yörenin ilginçliğini bütünleyen müthiş olay işte budur: Nuh diliyle konuşanlar, yani LAZlar. Oysa Ermeniler de aynı iddia ile tarih önüne çıkarlar: "Biz Nuh diliyle konuşuyoruz". Fakat Ermenice ile Lazca arasında birkaç kelimeden başka benzerlik yoktur. Bu benzerliğin de yakın yaşam alanlarının birlikteliğinden kaynaklandığı apaçık ortadadır...

Asıl ilginci, Güneye giden Nuh çocuklarının Mısır ve Akdeniz çevre uygarlıklarında kullandıkları Tanrı isimleri Ermenice'de yoktur ama Lazca'da vardır. Aslında konumuz bu iddiaların çürütülmesi değil. Karşılaştırmalara son vererek yolumuza devam etmek isterim.

Güneye giden atalarımızın kurduğu Mısır uygarlığında Rahip ve bilim adamlarıyla, elitlerin kullandığı dil, Lazca ile büyük benzerlik gösterir. Ancak bu dilin ne Ermeniceyle, ne de Hellen veya Grek diliyle benzerliği olduğunu söyleyemeyiz. Az da olsa Tanrı isimlerinden Helen izlerini bulabilmek olasıdır. Yunanlılar adına ne kadar yazık ki, İyon-Girit, Mora ve Atina uygarlıklarının Mısır uygarlığının dinsel özelliklerini taklit eden bir yapıya sahip olduğu bilinmektedir.

O halde gelin biz Laz'ları izleyelim..

Schliemann, Truva harabelerinde Kral Priam'ın hazineleri arasında bilinmeyen madenlerden yapılma bir vazo bulunur. Üzerinde şöyle bir kayıt vardır: "Atlantis Kralı Chronos'a". Bu vazonun binlerce yıl önce platin-Alüminyum ve Bakırdan yapılması konumuz değildir. Bizi ilgilendiren, Atlantis Kralı Chronos'un Yunan mitolojisinde Zeus'un babası ve 12 Tanrının başı olmasıdır.

İşte dikâlâ bir benzerlik. Chronos Lazca "Dokuz akıl" veya "Dokuz akıllı" anlamına gelir. Ne gariptir ki Ergenekon'da demir dağı eritme lejandıyla tekrar dünyaya dağılan Türklerde de Tanrı göğün dokuzuncu katında oturmaktadır. Göğün dokuzuncu katında oturan Gök tanrı, Chronos ve "Dokuz akıllı"nın bu benzerliğini nasıl yorumlayalım..?

Chronos'tan baş Tanrılığı zorla devralan Zeus'un: Sevimli bir boğa şekline girip de kaçırdığı, çılgıncasına aşık olduğu kızın adı "Europa" değil midir..? Atlantis'in batışıyla kullarına yurt arayan Zeus'un, Avrupa'yı mesken tuttuğu bilinir. Ancak bilinmeyen sevgili Europa adının Lazcada ölümsüzleşmesi konusudur ki; Europa (okunuşu Oropa) hâlâ Laz dilinde sevda anlamında sevmek olayını tanımlar.

Babası Chronos'la tutuştuğu kavga sonucu Atlantis'i batırdığını varsaydığımız Zeus, Thoth'un da Mısır'a kaçmasına neden olmuştur kanısındayım. M.Ö. 2400-1200 yıllarında egemen olan Girit'teki Miken uygarlığına ait buluntuların en önemlisi "Aslanlı Kapı"dır. Üzerinde şöyle yazar: "Misor, Thoth'un oğludur". Aslanlı Kapı'nın uzay bilimcileri tarafından çözülemeyen gizemi başka konudur. Mitolojiye göre Thoth, Atlantis kralı Chronos'un kızıyla evli olan Rahibin oğludur. Thoth'un eski Mısırlılarca Te-Huti diye anıldığı da olur. Özellikle Rahipler ve bilim adamlarınca. Gel gör ki Te-Huti Laz dilinde "Beş baş" veya "Beş başlı" anlamını verir. Oysa eski Türk Mitolojisinde Şamanların, toplumun başı olarak ancak göğün beşinci katına kadar çıkabildiklerine de yabancı değiliz.

Böylesine benzerliklere ancak şapka çıkarılır...

Thoth, bir Rahip çocuğu olduğu kadar, büyük bir din adamıdır da. Beş başlı olması yadırganmamalı. Burada beş başlı, ejderha gibi beş ayrı kafayı değil, beş üstün aklı ifade etmektedir. Asıl konumuz Thoth'un Lazca anlamıdır. Thoth (okunuşu Choth) Laz dilinde: Bozuk, yamuk-yumuk ve yozlaşmış herhangi bir nesneyi tarifte kullanılır. Örneğin döküntü araba gibi.

Öyleyse Thoth, eski Mısırlıların yazdığı gibi; "Atlantis halkının dini inanç ve toplumsal öğretilerini" aslından uzak, yozlaşmış bir şekilde Mısır'a getirmiş olmaktadır ki, bunun böyle olduğunu Yunanlı düşünür Solon da onaylar. Fakat Laz dilinde ifade bulan karşılığı tuhaf değil mi? Hani aynı dili konuşan kişilerin herhangi bir şeyi tarifte kullandıkları ortak tanıma ne kadar uyuyor bu benzerlikler. Ah Nuh çocukları, ah...

Ülkemizin Arkeolojik yönden hiç el değmemiş bu yöresi, bizleri alıp nerelere götürüyor, görüyorsunuz... Gelin izlemeye devam edelim..

Mısır'ın gök gürleme Tanrısı "Khonsu" Laz dilinde gök gürlediği zaman hala kullanılan "Honçu" kelimesiyle tam anlamdaştır. Yunan uygarlıklarının eski Mısır'dan transfer ettiği bolluk ve bereket Tanrısı Dionysos adına kurdukları festivallerde; Yunanlı kadınların erkek kuklalar yaparak, penislerini kocaman tuttukları bu figürlerle sokakları doldurdukları ve sevinç içinde böylesine iri ve büyük penisleri bağladıkları iplerle oynatarak, eski Mısırlılar gibi, "Ole... Ole..." naraları attıkları bilinmektedir.

Bakın zaman zaman bir kısmımızın anahtarlık olarak taşıdığı kutsal Dionysos'un yaptığına siz.. Yunanlı kadınların bilerek veya bilmeyerek attıkları sevinç çığlıkları bugün hâlâ Laz dilinde aynı şekilde ifadesini bulur. Lazca ole, penis demektir. Penis demektir ama, penise tapma olayı tarihte ilk kez eski Türk boylarından Yakutlar tarafından kutsallaştırılmıştır.

İşte Laz'ların uygarlık olgusundan birkaç ana başlığı böylece vermiş olduk. Vermiş olduk ama bir de bu olgunun sosyo-politik yönü var ki değinmeden geçebilmek olanaksız. O halde bu sözlerimizi de söylemek zorundayız.

Lenin'in Mustafa Kemal'e destek vermek için yapmak istediği anlaşmanın maddelerinden biri: "Laz'lara istiklâl verilmesi" başlığını taşıyorsa.. Mustafa SUPHİ hangi nedenle boğdurulduysa.. Ali ŞÜKRÜ niçin öldürüldüyse.. Ziya HURŞİT neden asıldıysa.. Doğu Roma İmparatorluğu ve ardından gelen Osmanlı Padişahları, zapturapt altında tutmak için kızkardeşleri veya yakınlarını Laz beylerine zevce olarak verdilerse.. Gürcüler ve Ruslar, "La Kopa" adlı terörist örgütün 1900 yıllarının başlarında Lazistan'ın istiklali için nasıl savaştığının korkusunu hâlâ yaşıyorlarsa.. Bu korkuyla ve yalan dolanlarla kendi boylarıymış gibi gösterme ahmaklığına düşüyorlarsa.. Ben ve benim gibiler gerçek özlerini bulabilmek için uğraşıyorlarsa..

Laz konusu güncelliğini yitirmeden sıcak kalacak demektir.

ÇAĞRI Elinizde bulunan, yüzyılbaşı veya öncesi her türlü görsel materyali tarafımıza ulaştırmanızı diliyoruz.

Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Ali İSLAMOĞLU

ALTIN POST EFSANESİ

Yazan: Ali İSLAMOĞLU

I. LAZ ÜLKESİ KOLKHİS

Karadeniz'in doğusunda, Büyük ve Küçük Kafkaslar arasından akan Phasis Nehri (Rion) boyunca uzanan, Anadolu'nun kuzeydoğu ucunu da kapsayan Kolkhis'e tarihte ilk defa Milattan Önce 8. Yüzyılda Urartu Kitâbeleri'nde rastlanılmıştır. Lazlar ve Megreller Kolkhisliler'in yaşayan temsilcilerindendir.

Kolkhis başka coğrafyalara da izlerini taşımış, taşıtmıştır. Bunlardan göze çarpan en belirgin örnek, Grekler'in Kolkhis'ten alarak Yunanistan'a götürdükleri ve oradan da tüm dünyaya yayılan sülün'dür. Bugün Phasianus Colchius adını taşıyan bu kuşun anavatanı Phasis ve Kolkhis'tir.

Ord. Prof. Dr. Şemseddin Günaltay, Kolkhis'in zenginlikleri konusunda bize ayrıntılı bilgi vermektedir. Anlattıkları, Argonotların gerçek amaçlarının ne olduğunu göstermesi açısından önemlidir:

"... (Kolkhis) Satraplığının Kalbgâhı Fase (Rion) vadisi idi. Burası dağdan çıkar çıkmaz gemilerin seyrine elverişli ve mansabına kadar aynı şekilde devam eden bu ırmakla sulanıyordu. Fase (Phasis) nehrine akan ırmaklarla dereler kumlarla karışık altın parçaları sürüklüyorlardı. Miletos gemiciliğinin kahramanlık devrinde bunlar Kolkhid'e (Kolkhis'e) altın memleketi şöhretini kazandırmıştı. Kolkhid'in tuzlarla çevrelenmiş sahili ile Fase alüviyonlarıyla dolmuş, eski körfez bölgesinin iklimi rutubetli ve sıtmalı; içeriler ise mutedil ve sıhhi idi. Bütün Fase vadisi iyi ekilip biçiliyordu. Moskhi dağlarının, nehrin kenarında bulunan ön silsileleri, o zamanlar buğday tarlaları ve bağlarla örtülü idi, (Strabon: XI, 5, 6) çeşitli nebatlar, sayısız arı kovanları besliyordu. Nehrin mansabındaki bataklıklarda kendir yetiştiriliyordu... Donanma için reçine, zift ve en iyi malzeme buradan getiriliyordu. Ağaçlarla yüklenen sallar, Fase'den aşağıya iniyor, kesilmiş kütükler başka ırmaklarla da denize indiriliyordu."

II. EFSANENİN KISA BİR ÖZETİ

Çok eski zamanlar önce Thesaly'de Kral Athamas ve Kraliçe Nephele, kızları Helle ve oğulları Phriksos'la mutlu bir hayat sürüyordu. Ne olduysa her şey aniden değişti. Kral Athamas eşi Nephele'ye tahammül edemez oldu. Sürtüşmelerinin sonu boşanmaya kadar vardı. Athamas çok geçmeden İno isimli bir bayanla evlendi. İno, içten pazarlıklı, elindekiyle yetinmeyi bilmeyen, iktidar düşkünü, düzenbaz bir kadındı. Nephele çocukları için endişeliydi. Üvey anne İno'nun gizli bir amacı vardı. Phriksos'u ortadan kaldırmak ve Athamas'dan sonra kendi oğlunu kral yapmak istiyordu. Amacını gerçekleştirmek için sinsi bir plânı uygulamaya koydu. Ekilecek olan tohumluk mısırları, çeşitli entrikalarla kuruttu. Ekilen bu tohumlardan ürün elde edilemeyince ülkede çok büyük bir kıtlık ve buna bağlı olarak da sosyal bir takım huzursuzluklar ortaya çıktı.

Kral Athamas, tapınağa bir temsilcisini gönderip, ülkesinin tekrar bolluğa ve barışa kavuşması için ne yapması gerektiğini öğrenmek istedi. Kraliçe İno, tapınaktan gelen öneriyi, haberciyi etkileyerek bir fetvaya dönüştürdü. Buna göre ülkenin kurtulması Phriksos'un tapınakta Zeus'a kurban edilmesine bağlıydı. Kraliçe İno, açlık içindeki halkı da bu konuda çok kolaylıkla motive etti. Taht düşkünü baba, Kral Athamas mevkisini korumak için oğlunu feda etmekte bir an bile tereddüt etmedi. Zavallı Nephele'nin yakarışları dağları, taşları inletiyordu ama, bu sonucu pek değiştirecek gibi gözükmüyordu.

Tanrıların ve insanların Tanrısı Zeus'un sarayı Olimpos Dağı'nın en yüksek tepelerinde kuruluydu. Koyu sis O'nu ölümlülerin gözlerinden saklıyordu. Ama Zeus aşağılara bakar ve insanların yaptıkları herşeyi en ince ayrıntısına kadar görürdü. Bir gün Zeus, Delphi'deki tapınağa doğru baktı. Gördüğü manzara kendisini çok kızdırdı. Bir grup ölümlü, bir kurban etme töreni için hazırlanıyordu. Bir yandan korkudan tir tir titreyen Helle ile Phriksos ve onları sıkıca tutan üç rahip, diğer tarafta merhametsiz kral ve çocukların üvey annesi, kralın yeni kraliçesi İno. Çocukları diri diri yakarak Zeus'a kurban edeceklerdi.

Zeus, bu manzaranın istemediği gibi son bulmasına seyirci kalamazdı. Zeus, evcil koçuna haykırdı. Bu koçun postu diğerlerinkinden farklıydı; postu kıvrım kıvrım altındandı. "Haydi," dedi Zeus. "Git ve onları kurtar." Rahipler, kurban etme işlemini başlatmak üzere bıçaklarını kaldırırlarken, tepelerinde gözleri kör edici bir ışık belirdi. Önlerini de altın rengi bir bulut kaplayıverdi. Artık göz gözü görmüyordu. Bir koç olanca azametiyle tam ortada duruyordu. "Sırtıma tırmanın," dedi koç, korkudan titreyen Phriksos ve Helle'ye, "Tırmanın, haydi."

Phriksos ve Helle küçük bir şaşkınlık ve tereddütten sonra Koç'un sırtına tırmandılar. Koçun yumuşak altın tüylerini kavramıştılar, bile. Koç, rahipleri, zalim kral ve kraliçeyi orada kendi başlarına bırakarak gökyüzüne doğru hızla yükseldi. İktidar düşkünleri şaşkınlık içinde kala kaldılar. Koç, saatler boyunca gökyüzünde süzüldü. Koç, Avrupa kıtasından Asya'ya geçerken, uykudaki Helle Koç'un sırtından kayarak aşağıdaki denize düştü. Helle'nin düştüğü yer sonradan Hellespont, Helle Denizi adı verildi. Bugün ise bu bölge Çanakkale Boğazı (Dardanelles) olarak anılmaktadır.

Artık güneş batmak üzereydi. Koç'un, üzerinde uçtuğu yerler bundan sonra engebeli ve çetin görünümlüydü. Phriksos uyandı. "Neredeyiz?" diye sordu, uykulu uykulu. "Kolkhis'te, güvenli bir ülkede" dedi koç. "Burada Kral Ayet'in üvey evlâdı olarak yetişeceksin artık." Phriksos'un gözleri yaşla doldu. Helle'nin yokluğunu fark etti. Koç, Helle'nin Poseidon tarafından alındığını söyledi.

Güneydoğu Karadeniz bölgesinde bulunan Kolkhis'in insanları, kendilerine zarar vereceklerine inandıkları için yabancılara dostça davranmazlardı. Ancak Kolkhis Kralı Ayet, Phriksos'a yakınlık gösterdi. O'nu kızlarından biriyle de evlendirerek akraba oldu, himayesi altına aldı. Koç, Phriksos'tan kendisini Zeus'a kurban etmesini ve altın postunu yeni babası Kral Ayet'e vermesini istedi. Gözü yaşlı Phriksos, Koç'u istemeye istemeye kurban etti ve postunu Kral Ayet'in sarayına götürdü. Kral Ayet, postu Ares koruluğundaki bir ağaca astırdı ve başına hiç uyumayan bir ejderha dikti.

Aradan uzunca yıllar geçti. Thesaly'de Kral Athamas'ın akrabalarından birisi tarafından yönetilen bir başka krallık vardı. Adı Aeson olan bu kral, hükümet işlerinden son derece bunalmıştı. Kral Aeson, küçük oğlu Jason büyüdüğünde krallığı kendisine teslim etmek koşuluyla tacını erkek kardeşi Pelias'a bıraktı. Ancak Pelias, yeğeni Jason'a düşmanlık besledi. Jason sonunda amcasının hüküm sürdüğü krallığa ulaştı. Pelias, Jason'ı tahtı geri istememesi için Kolkhis'e gitmeye ve Altın Postu getirmeye ikna etti. Apsyrtos deniz gücüyle Argo'yu takibe başladı. Büyük bir kovalamaca başladı. Ancak Medea, erkek kardeşi Apsyrtos'a haber göndererek kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Bu bir tuzaktı. Dürüst Apsyrtos buluşma yerinde karşısında sadece Medea'yı değil Jason'ı da buldu. Jason ve Apsyrtos kanlı bir kavgaya tutuştular. Kavga sonunda Apsyrtos kanlar içinde yere düşerken vücudundan fışkıran kanlar, kız kardeşi Medea'nın elbisesini de kana bulamıştı. Apsyrtos'un ölümünden sonra askerleri geriye döndü. Olanları öğrenen Kral Ayet daha güçlü bir deniz gücüyle Argo'nun peşine düştü. Yakalanacaklarını anlayan Medea, erkek kardeşi Apsyrtos'un cesedini parçalayarak denize attı. Amacı parçaları toplayacak olan babasına vakit kaybettirmekti. Başarılı oldu da.

Thesaly'e döndüklerinde Jason Altın Post'u Pelias'a verdi ve Argo'yu da Zeus'a adadı. Böylesi zorlu bir görevden başarıyla dönüşlerini kutlamak için büyük bir şölen tertip edilmişti. Ancak Jason'ın babası Aeson kutlamalara katılacak güçte bile değildi. Bunun üzerine Jason, Medea'dan maharetini göstermesini, kendisinden birkaç yaş alıp babasına vermesini istedi. Medea maharetini gösterdi. Aeson kırk yıl önceki güç ve gençliğine kavuştu.

Medea'nın Aeson'ı gençleştirdiğini gören Pelias'ın kızları, Medea'dan babalarını da gençleştirmesini istediler. Medea, Jason'dan krallığını çalan, kendisini Altın Post'u bulmak için tehlikeli bir yolculuğa gönderen Pelias'tan intikam almak istedi. O'nu gençleştirmek yerine ölümünü çabuklaştırdı.

Aradan geçen zaman içinde Jason ve Medea'nın iki çocukları olmuştu. Ancak Jason'ın gözü yükseklerdeydi. Medea'yı terkederek, Corinth Prensesi'yle evlenmeyi aklına koymuştu. İhanete uğrayan Medea geçmişi düşündü ve babasına ihanetini hatırladı:

O kadar insan var, niye bana geldin? Ama iyi oldu gelmen bir bakıma. Yüreğimdeki yükü dökmek artık daha kolay, Herkese senin alçaklığını anlatmak. Seni ben kurtardım. Her Yunanlı bilir bunu. Boğaları, silahları, Post'un ejderhasını Ben yendim. Seni ben kazandırdım. Kurtarıcı ışığı ben tuttum sana. Babamı, evimi bırakıp Yabancı bir ülkeye geldim arkandan. Ben getirdim düşmanlarının sırtını yere, Ölümlerin en korkuncunu Pelias'a ben verdim. Şimdi bırakıyorsun beni. Nereye gideyim? Babamın evine mi? Pelias'ın kızlarına mı yoksa? Hepsi düşman kesildi Senin yüzünden bana.

Medea, Jason'ın evleneceği Corinth Prensesi'nden de intikamını aldı. Çocuklarıyla hediye olarak gönderdiği büyülü elbise Corinth Prensesi'nin ölümüne neden oldu. Medea için artık önemli olan çocuklarının geleceğiydi. Onların geleceğini karanlık görüyordu:

Ölüp gidecekler bir başkasının acımayan elleriyle, Yok yok, onları ben yarattım, ben öldüreceğim. Korkaklık yok artık, "Ne kadar küçükler, Ne kadar güzeller," diye düşünmek yok. Unutacağım öz çocuklarım olduğunu onların, Bir an içinde bitecek acıları. Ben öldüreceğim.

Jason'ın yeni eşi gibi çocukları da ölmüştü. Şimdi intikam peşinde koşacaktı. Ama Medea ejderhaların çektiği bir arabayla gökyüzünde kaybolup gitti.

III. MASAL VE GERÇEK

Efsanelerin kaynakları gerçek tarihsel olaylardır. Bu olaylar geçmişten günümüze anlatılarak gelirken, anlatanların inançlarından kaynaklanan bir takım doğa üstü olayları da bünyelerine almışlardır. Diğer bir deyişle; efsanelerin anlattıkları hem gerçek olaylardır ve hem de sonradan bunlara eklenen masallar. Efsanelerin masal tarafları bir tarafa bırakılırsa, anlatılan diğer olaylar bize, olayların geçtiği yerlerdeki insanlar ve bunların arasındaki ilişkiler hakkında bir takım ip uçları verebilir.

Durum Altın Post Efsanesi'nde de aynıdır. Efsane genelde çok değişik coğrafyalar, insanlar ve ilişkileri hakkında bilgi vermektedir. İlgili bölümleri incelendiğinde de, Güneydoğu Karadeniz bölgesindeki Laz Ülkesi Kolkhis'in binlerce yıl önceki geçmişi hakkında bilgi verdiği görülecektir. Altın Post Efsanesi, Milattan Önce 3. yüzyılda yaşamış olan Rodoslu Apollonius tarafından aktarılmıştır. Apollonius'un ait olduğu kültür, yaşadığı ve himaye gördüğü çevre göz önünde bulundurulursa, o kültürün izlerinin anlattıklarına yansıması ve o kültür unsurlarının ön plâna çıkarılması kolayca anlaşılabilir. Ancak bizim için önemli olan Greklerin, Laz Ülkesi Kolkhis'e neden gittikleridir. Efsanede anlatıldığı gibi, Zeus'un Koçu'nun altın postunu aramak için gitmedikleri de bir gerçektir. Onlar, Laz Ülkesinin zenginliklerini talan etmek için gitmişlerdi. Zira M. Ö. 6. yüzyıldan itibaren Kolkhis'te bir takım kolonilerin kurulduğunu biliyoruz.

M. Ö. 64 (63) yılında Amasya'da doğan Strabon, Jason'ın altın aramak için Kolkhis'e gittiğine inandığını ve Kolkhis'te eski zamanlarda koyun postlarının elek gibi kullanılarak altın toplanıldığını açıklamaktadır. [8]

Bizanslı Suidas'a göre de, post simya yardımıyla nasıl altın elde edilebileceğini açıklayan parşomen bir kitaptı. [9]

Görüldüğü gibi Lazlar binlerce yıllık geçmişi ve zengin bir kültürü olan bir halktır. Geçmişte başkaları tarafından yönetildikleri için etkinliklerini yitirdiler. Geçmişlerinin zengin kültür unsurları da etkili olan başka uluslar tarafından sahiplenildi, kendilerininmiş gibi lanse edildi. Denizci bir halk olan Lazlar çok uzak kültürlerle de iletişim içindeydiler. Bugün araştırıldığında Laz topraklarından birçok masalı İspanya'da ya da Norveç'de bulmak ihtimal harici değildir.

Dipnotlar: (1) Türk Ansiklopedisi, Cilt 22, sf. 159. (2) Bilge Umar, Türkiye'de Tarihsel Adlar, sf. 219. (3) Encyclopedia Americana, Cilt 7, sf. 2. (4) Collier's Encyclopedia, Cilt 5, sf. 578. (5) Collier's Encyclopedia, Cilt 18, sf. 665. (6) Ord. Prof. Dr. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark IV, II. Bölüm, sf. 442-443. (7) Salley Benson, Legends of Long Ago (Golden Fleece) sf. 95. (8) M. Grant, The Myths of the Greeks and Romans, sf. 298. (9) M. Grant, a.g.y. (Şiirler: Edith Hamilton [Çeviren: Ülkü Tamer] Mitologya, Varlık Yay. İstanbul, 1992).

Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Haşim KARPUZ

KÜLTÜREL DEĞERLER

Yazan: Haşim KARPUZ

Ardeşen Ekşioğlu Camisi

İlçe merkezinde Çifte Kavak Mahallesi'nde yer alır. Onarılıp yeni ilaveler yapılarak günümüze gelmiştir. İlk cami Ekşioğlu Hacı Mustafa Efendi tarafından inşa edilmiştir. Bu yapı H. 1286/M. 1869 yılında yenilenmiştir. Yenilenen caminin kuzeyine, yakın yıllarda bir kısım ilave edilmiş, kuzeybatıya da minare yapılmıştır.

Caminin eski bölümü 8,80x9,20 metre boyutlarında dikdörtgen plânlıdır. Taş duvarlı ve kırma çatılıdır. Harimin girişi üzerinde mahfil kısmı bulunmaktadır. Cami her cephesinde altlı üstlü ikişer pencere ile aydınlatılmıştır. Mihrap ve minberin sade olduğu cami giriş kapısı kanatlarında bitkisel motifli süslemelere yer verilmiştir.

Fındıklı Merkez Camisi

Bir ön kısım ve dikdörtgen plânlı harim kısmından meydana gelen kırma çatılı bir camidir. Birkaç yapı evresi geçirmiştir. İlk caminin 18. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. Ön kısım bir son cemaat yeri gibi düşünülmüş ve iki katlıdır. Alt kat revaklı bir girişten sonra iki odadan oluşmaktadır. Üst kat Kur'an Kursu olarak kullanılmaktadır. Bu kısım Rize'nin benzer camileri gibi 20. yüzyıl başlarında yapılan bir onarım sırasında inşa edilmiş olmalıdır.

Harim kısmına kuzey ve batı cephesindeki kapılardan girilir. Tavan örtüsünü dört ahşap ayak taşır. Ortada bu ayaklar arasında bağdadi bir kubbeye sahiptir. Harimin girişindeki mahfil U şeklinde bu kubbeyi sarar. Taş mihrap 1961 yılında yapılmıştır. Ahşap minber barok karakterli motiflerle bezelidir. Minber süslemesi ile kuzey cephedeki kapı kanatların süslemesi aynı üsluptadır. Minber kapısı üzerinde H. 1291 tarihi yazılıdır. Belki de caminin harim kısmı bu tarihte (1874 yılında) mevcut caminin yerine yapılmıştır. Önceki bölüm ise 20. yüzyıl başlarındaki onarımlar sırasında eklenmiştir.

Fındıklı Hurşit Bey Evi

Rize'nin en iyi korunmuş evlerinden birisidir. 1849 yılında Mehmet Usta tarafından yapılmıştır. İki katlı, hayatlı tipte bir evdir. Zemin kat ahır, birinci kat esas yaşama alanıdır. Zemin kat yontu taş, birinci kat dolma göz duvarlara sahiptir. Eve doğudaki geniş taş basamaklı merdivenli kapı ile girilir. Hela kapının sağında dışarıya taşırılmıştır.

Evin esas plânı mabeyne (hayat) bağlı bir iç hayat ve etrafındaki odalardan oluşmaktadır. Odaların kapı kanatları, yüklükleri, tavanları ahşap süsleme bakımından zengindir. Taş ocakların alınlıkları yaşmakları üzerinde bitkisel süslemeler ve kitabeler yer alır. Evin süslemeli odası batıdaki baş odadır. Burada yan duvarları üzerinde bazı büyük kent yapıları (İstanbul) cami, saray, gemi, tren, top arabası gibi tasvirler yer almaktadır. Evin muhtelif yerlerinde yazılar vardır. Bunların bazıları beyitleri kapsamaktadır.

[!NOTE] Kaynak: Rize, Haşim Karpuz, Kültür Bakanlığı Yayınları 1406, Tanıtma Eserleri Dizisi 48, Ankara, 1993.

Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Hazırlayan: Sarigina BEŞLİ

LAZ ALFABESİ

Laz Alfabesi'nde 35 harf bulunmaktadır. Bu alfabe Lazca'daki tüm sesleri karşılamaktadır. Laz Alfabesini öğrenmek ve Lazca'yı bu alfabe ile yazmak son derece kolaydır. Laz Alfabesi'nde Türkçe'de bulunan 'I', 'Ö', 'Ü' harfleri bulunmamaktadır. Ancak buna karşılık Lazca'da Türkçe'den farklı olarak 'Ç̌ (ç̌)', 'Ǩ (ǩ)', 'X (x)', 'Q (q)', 'P̌ (p̌)', 'Ť (ť)', 'З (dz-ʒ)', 'З̌ (dž-ǯ)' gibi harfler bulunmaktadır. Yukarıda vermeye çalıştığımız bilgilerin vereceğimiz örneklerle daha iyi anlaşılacağı düşüncesindeyiz.

(Not: MD formatında özel Laz karakterlerini temsilen en yakın fonetik semboller kullanılmıştır. Orijinal metinde diyakritik işaretler veya rakamlar [3 gibi] kullanılmıştır.)

Örnekler:

Harf Örnekler
A a ar (bir), abja (dere), ali (boyun), amseri (bu gece), anke (çobanaldatan)
B b badi (yaşlı adam), bobola (örümcek), bere (çocuk), bergi (kazma)
C c cuma (erkek kardeş), cumu (tuz), coğori (köpek), cari (ekmek), ceni (buzağı)
Ç ç çala (saman), çili (eş, hanım), çuşku (taze, körpe), çinoberi (meşhur), çirdili (gölge), çanda (düğün), çereli (alaca), çeri (tavan)
Ç̌ ç̌ (Lazca özel ses) ç̌u (yandı), ç̌umani (yarın), ç̌uburi (kestane)
D d daduli (tavuk), dida (yaşlı kadın), didi (büyük), doği (buz), dudi (baş)
E e ela (gel), ena (inşallah), emtumani (yokuş), ezdi (kaldır)
F f feli (kabak), felengi (felek), fara (kez), furni (fırın)
G g gema (dağ), gza (yol), gogağari (kurban olduğum!), golamamuli (çavuşkuşu), biga (sopa)
Ğ ğ ğureri (ölü), ğormoti (tanrı), ğvini (şarap), ğuni (petek), ğu (baykuş)
H h huy (şimdi), hey (ora), ham (bu), him (o), hay (bura)
I i inexi (deniz alabalığı), ixeli (sevin), iyuci (dinle), iyen (oluyor)
X x (Boğazdan h) xoci (öküz), xurmali (kor), xami (bıçak), xolo (yine)
K k keri (arpa), kerki (ağaç kabuğu), kida (duvar), kuli (iskemle), kombala (süt mısır)
Ǩ ǩ (Patlamalı k) ǩafri (çivi), ǩirbi (diş)
L l laç̌i (köpek), lulu (yumuşak), luği (incir), luzeri (lahana ezmesi)
M m ma (ben), mu (ne), moy (neden), munde (ne zaman)
N n nuku (çene), nandidi (büyükanne), nondi (o şey), nosi (akıl), noğame (damat)
O o obedi (kütük), obiru (oyun), ombri (erik), oçxe (kın)
P p pampa (hafif), poxo (kurbağa), palu (yavan), parpa (serender ayağı), peya (acaba)
P̌ p̌ (Patlamalı p) p̌ap̌u (dede), p̌ici (ağız), p̌oli (İstanbul), p̌aramiti (masal), p̌ilili (kaval)
R r ren (var), ruba (dere/boğaz), rakani (tepe), roka (soyulmuş mısır)
S s so (nere), sica (enişte), sindomi (atmaca ağı)
Ş ş şuri (can), şilya (bin), şuka (hıyar), şura (koku), şurimşina (sevgili)
T t toma (saç), topri (bal), ťiri (kayınbaba), tuyi (fare)
Ť ť (Patlamalı t) ťoba (göl), ťolopi (çamur), ťubi (ikiz), ťusa (sıcak)
U u urzeni (üzüm), upi (ter), umçane (yaşlı bilge), uruba (gelinlik), uba (göğüs)
V v var (yok), vana (yoksa), vit (on), vava (gölge)
Y y yoxo (isim), yema (öğlen), yali (ayna), yulva (doğu), yeli (açalya)
Z z zuğa (deniz), zeni (düzlük), zaxali (hısım), zade (çok), zabuni (hasta)
Ž (veya 3/ʒ - dz sesi) ʒa (gök), ʒxeni (at), ʒanza (küçük sepet), ʒxiki (kuru çalı-çırpı), ʒepla (meyve kabuğu)
Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Hazırlayan: Faik ATEŞ

NENAPONA (MİNİ SÖZLÜK)

Hazırlayan: Faik ATEŞ

Lazca ve Megrelce arasındaki gerek gramer ve gerekse sözcük benzerlikleri açısından; bu iki dil, bir dilin iki ayrı diyalekti olarak değerlendirilebilir. Aşağıdaki karşılaştırmalı sözlük, 1982 yılında Tiflis'te yayınlanan Lazuri Paramitepe adlı kitaptan faydalanarak hazırlanmıştır.

Lazuri Megruli Turkuli
ambai ambe haber
anbani anbani alfabe
antama, atamba atama şeftali
arguni arguni balta, nacak
art, ar arti bir
arto arto birlikte
askili askili yaban gülü
ağani, ağne axali yeni, taze
aşvacis, arşvacis uzbas, xate ansızın
ağviri lagani gem
baba baba baba
badi badidi ihtiyar adam
bazari bazari çarşı
baği baği bahçe, bağ
bedi bedi baht
bedigoçveri bediçvili bahtı kara
bergi, berci bergi çapa
bere bağana çocuk
berzeuli berzuli nar
biga biga değnek
binexi, binexoni binexi asma
biçi boşi çocuk (erkek)
bozo, kulani osurskua, ʒira kız
bombula, bobola bobolia örümcek
boçi erci koç
boxça boxça bohça
bjoli, mjoli cahi, bjoli dut ağacı
buleki buleki turp
buli buli kiraz
bunduri zarmazi tembel
bundğa burdğa tüy
burculi burculi ay balta
butka purzeli yaprak
butkuçi, p̌utǩuçi ska papatya / arı
buçki bardi, bardoni çalı
buzxi buzxi tırmık
buzi zuzu meme
gale gale dış, dışarı
gemtumani dikoxoni iniş
geograpia geograpia coğrafya
geçkapule ʒinasitqvaoba başlangıç, önsöz
gverdi gverdi yarım, yarı
gza gza, şara yol
gyari, cari oçkomali yiyecek, yemek
gyulva bjadalu batı
gobi nisori tekne (hamur)
goroxi, kordi roxi-dixa, berti kesek, toprak keseği
goruns, gorups goruns arıyor
guguli guguli guguk kuşu
guda guda tulum
gunze, ginze ginze, girže uzun
guri guri kalp
gurpici gurpici göğüs
guruni, girini girini eşek
da da kız kardeş
dadi mamida, deida hala, teyze
daduli daduli tavuk
daçxuri daçxiri ateş
dergi dergi küp
derdi dardi dert
dialekti dialekti lehçe
didi didi büyük
didunana, nandidi bebi nine
dido zalam, breli çok, pek çok
divi ndii dev
dika kobaliş kakali buğday
dio, diorde dio, diode şimdilik, önce
dişka dişka odun
do do ve
dolokunu nikakunali giysi
doloxe dinaxale iç, içinde, içine
dro, ora borci, dro zaman
duzxu ʒxaʒxu ıhlamur
dğa, ndğa dğa gün
emtumani, emtomani ekoxoni yokuş
var, va var, va yok
varşa mutunnero asla
veziri veziri vezir
ziani zarali zarar
zuğa, mzoğa zğva deniz
tamo-tamo ʒqinar-3qinar yavaş yavaş
tasi, ckemi tasi tohum
tviri, mtviri tiri kar
ti dudi baş
tito-tito tito-tito birer
titxu txitxu ince, sulu
tikani batki, kazari oğlak
tila tila bit
tipi tipi kuru ot
toki, toçi toki ip
toli toli göz
toma toma saç
topri topuri bal
pude, pudele pudo, pudole altında, aşağı
tuta, mtuta tuta ay
tuti, mtuti tunti ayı
tkvan, tkua tkva siz
tkvani tkvani sizin
txa, mtxa txa keçi
txiri, mtxiri txiri fındık
txomu mtxomu kızılağaç
imedi imendi umut
iri iri, arzo her, hep, herkes
irixolo irpeli her şey
istoria istoria tarih
ixi, bori boria rüzgâr
kai, kay cgiri iyi
kaixeşa namdvilo gerçekten
kakali nezi, kakali ceviz
kalati kalati sepet
kapula oçişi arka, sırt
kardala kardala kazan
çukani, çukali zukale güğüm / tencere
katu katu kedi
kera, kira keria ocak
kerketa kirkinti çetin ceviz
keti kenti değnek
kvenuri kvinori ağaç sansarı
kibiri, kibri kibiri diş
kida kidala duvar
kidi, mkudi kidu ağaçkakan
kiti kiti parmak
kinçi, kvinçi çiti kuş
koli, mkoli koli çekirge
koma kuma duman
konari sxeli kadar
korgoni, koğoni koğoni sivrisinek
koçi koçi adam
kui orome kuyu, çukur
kule, nkule kunta, kule kısa
kultura kultura kültür
kurka ʒka çekirdek
kuçxe kuçxi ayak
lazuti, laiti simindi mısır
leta, dixa dixa toprak
leksikoni leksikoni lügat
lobia lebia fasulye
loa, loka, loqa ğva yanak
loza, loqa gemuani tatlı
lumci, limci oncua akşam
lukuna, nukla santeli mum
luği luği incir
luqu xuli karalahana
ma ma ben
makvande matxuali dilenci
malağure malağuri sarı asma
mamuli, mumuli mumuli horoz
mandili, kiza mendili kadın başörtüsü
mani-mani mala-malas çabuk çabuk
majura majira ikinci
majurakele majiramxareşe öbür taraftan
mara mara fakat
mariaşina, ağustozi maramini ağustos
markvali, makvali kverzxi yumurta
masari masari kazık
masuma masuma üçüncü
mapa, kirali mapa kral
mapxa, taroni tarozi açık, güneşli hava
mağali mağali yüksek
mağara, ğorma xviri delik, mağara
maqaqi gordi, jvabu kurbağa
mgeri geri kurt
mgveri, zizila gveri yılan
megabre megobari dost
mele mele ötede, öte taraf
meli mela tilki
mendra şors uzak
megyaepe ortvinoba sebze
meta meti -dan başka
mezkari, kudel-makasi maçirxoli kırlangıç
mteli, teli ipreli, arto bütün, her şey
mtiniti martalo, dasuro gerçekten, hakikaten
mtugi, tugi, mtui çuki sıçan (fare)
mi min kim
miti mitin kimse
mkule kunta kısa
mot mot, muşeni niçin
mole mole beri taraf
moni zia boncuk
monka monka ağır
morçi skorti filiz
mja, bja bja süt
moğaperi mja nağebi kaymak
mjore, bjora bja güneş
mskva skvami güzel
mskveri iremi geyik
mskibu, karmate ʒiskvili değirmen
mteri teri düşman
mtveri tveri toz
mtineri rtebuli, qaçaği firar
mikuri, mikori tqari vahşi, yabani
mtuta tuta kül
mu, muya mu ne
mutu mutuni bir şey
mutu var mutun var bir şey değil
mutxani, muntxa mudga nesne
murgvali rgvali yuvarlak
muperi, mucomperi muneri nasıl, ne gibi
muk muk, tik kendisi
muşebura muşo, muşot kendi için
muşeni muşeni niçin, niye
muşi muşi kendisinin
muşteri muştari müşteri
muço, muce muço nasıl
mçxu, çxu şxu kalın
mʒika, 3ika çiçe az
m3udi, 3udi tqura yalan
m3xade, 3xade 3xado açıkça, apaçık
m3xodari onciru sedir
m3xuli, 3xuli sxuli armut
m3kiri, mziri 3qiri pire
m3utxe 3utxe tuzlu
mçarale mzerali yazar, edip
mçaraloba literatura edebiyat
mçima, çima vima yağmur
mçipe cipe ufak, ince
mckeşi, çkeşi çqeşi çoban
mçkudi, çkidi çkidi mısır ekmeği
mçoxa cvaxe ekşice
mcveşi, mcve cveşi eski
nako, naku muzme, musxi kaç, ne kadar
nana nana, dida anne
nani nana ninni
nazili, nazile nazili hisse, kısım
nacaxi arguni, nacaxi balta
nekna kari kapı
nena nina dil, söz
nenaşçkineri enatmeznieri dil bilgini
nergi nergi, orgaşe fidan
nezi, nenzi nezi ceviz ağacı
noderi nodi imece
noğa kalaki şehir
noşkeri noşkveri kömür
nuku, nunku nuku çene
nusa, nisa nosa, nisa gelin
ngopuli ogurapali okul
yazi zarxuli yaz
yulva bjaiolu doğu
obğe bude yuva
ovro, orvo ruo sekiz
otxo otxi dört
oini eşmakoba oyun, düzen
okokidalupe obaxu savaş, muharebe
okule, ekule ukuli sonra
omğoru ğora bağırtı, böğürtü
ondğe, ondğeri ondğe öğlen
ontule, getasule ortvini bostan
onzoru, inziru sazeri, tkibiri elek
on3xoni 3xveni tavan
ordo, odro adre erken
opampe, opompe opopi çavuş kuşu
opute sopeli köy
opşa, yopşa jepşa dolu
oki radgan çünkü, madem
okro, orko orko altın
oşi, oş oşi yüz
oşumeşi, mustaki oşmeşi bıyık
oşumoni, oşumuşi oşumali içki, içecek
oşkenani şka saukuneepi orta çağ
oçkomale oçkomali yiyecek
oxaçku, oxaşku xonua-tasua ekincilik
oxvame oxvame mabet, tapınak
oxori doxore ev
oxor-kera maxoroba ev, avlu
oxorca, oxorza osuri eş, hanım
ocaği, ocaxi ocaxi aile
papuli, papu babu dede
paramiti ariki masal, efsane
pati, biati glaxa, çiçie kötü, fena
pea, peya, pia nite keşke
pilili larçeni, salamuri kaval
pici pici ağız, yüz
politika politika siyaset
jin ji üst
jur, juri, yur jiri iki
jurşuroni mokatu hamile
ren, oren kore(n), aris var
romaeli romaeli romalı
sumi, sum, şumi sumi üç
sureti surati yüz, suret
suci, msici suro sarmaşık
skani skani senin
skiri, şiri skua evlat, oğul
tavarcuği tqebiş çanta dağarcık
talaxi, tolopi leta çamur
tani tani ten, gövde
tanmağala mağali uzun boylu
taroni tarozi iyi hava
taxti taxti taht
tka, mika tga orman
tkebi, tqebi tqebi deri
tkubi, tqupi tubi ikiz
toba, tiba toba göl
tomi, temi tomi kabile, boy
toroci toronci güvercin
tubu, tibu tibu ılık, sıcak
saxenzipo saxenzipo devlet, memleket
seri seri gece
sva, sua ardgili yer
si, sin, sino si sen
so so nerede, nereye
soti sotin bir yerde
sole sole nereye
solen sole nereden
sutuni sveti sütun
usta moxele zanaatkâr
uşkuri, uşkiri uşkuri elma
uça, uşa uça kara, siyah
pay, 30li bili hisse, pay
para para para
pa3xi par3xi tırmık
paxali zviri pahalı
pencere otole pencere
pimpili primuli sakal
pizari pizari tahta
potini kuçxiş madvaliri ayakkabı
porça osare gömlek
poso, peso posvi kök
puci çxou, puci inek
pkveri, mkveri kviri un
kalamani kançapula çarık
kale-bozo osurskua kız
kapça kapça hamsi
keri keri arpa
kerki kerki ağaç kabuğu
kerzela, kerza pul, 3ela pul
kva kua taş
kvançala kençi çakıl
kiana dunya, kiana dünya
kimi namtini bazı
kira kira kira
kovali kobali ekmek
kocali kotomi tavuk
komoli, kimoli komolkoçi erkek, er
komoci, kimoci komonci er, koca
sifteri kiri atmaca
kra, akra, kia ka boynuz
kudi kudi şapka
kçe, xçe çe ak, beyaz
ğali ğali küçük çay
ğeri ğeri mısır sapı
ğeci ğeci domuz
ğvini, ğini ğvini şarap
ğnoseri, noseri kveri akıllı
ğnosa, nosi ckua akıl
goberi goberi çit
ğorma soro delik, in
ğormoti ğoronti tanrı
ğorğoci gorgonci kaz
qali, ali kiseri boğaz
qvai, qvaoci kvaria karga
qoroperi, oroperi qoropili sevgili
şara, şara-gaza şara şoşe yolu
şegirdi şagirdi çırak
şuka kintiri hıyar-salatalık
şuri şuri can, ruh
şurimşine şurige sevgili
şkvit, şkviti şkviti yedi
şkvi, şkit şkit dokuz
çala ça saman
çili çili eş, karı
çinoberi çinebuli meşhur
çirdili, çildiri ogo gölge
çiçku çiçku taze, körpe
çiçku bere çkiçku bağana körpe çocuk
çorçi, msubuki keke hafif
çkva sxva başka
çkimi, şkimi çkimi benim
çkineri rçkineli bilgin, alim
çkun, şku çkini biz
çkuni, şkini çkini bizim
sinçxe схора sıcak, hararet
çxuri, mçxuri şxuri koyun
3a 3a gök
3ali, 30li 3ali tane
3anza çanta çanta
3ila, zili 3ili yumurta akı
3intali 3indali kedi yavrusu
30mi 3eri hamur
3xeni 3xeni at
3xiki pezxi kuru çalı-çırpı
zikva şarvali pantolon
3amami kakabi kirpik
3ana jana yıl
putperest armarti putperest
3igni signi kitap
3ineki, tatmani zindeki çorap
3ipili, çuçuli zizila civciv
3ipuri zipuri gürgen
3ipri 3ipri sülük
3kari 3qaro su
3ori, zori 3ori düz, doğru
30xle, 30xole dio önce
çanda diara düğün, ziyafet
çereli, çeleri çreli alaca
çeri atabogi, çeri tavan
çita, mcita çita kızıl
çkoni, mçkoni çqoni meşe
çuburi, cubri çuburi kestane
cumani oçumare sabah
çume, çumen cume yarın
cuta, çuçuta çiçe küçük
çuçuli zizila civciv
çqinti qintu taze mısır koçanı
xazina xazina hazine
laro laro anahtar / kilit
xami xami bıçak
xe xe el
xezdimeri xemonçoreli cimri
xemboşi xezalieri eli boş
xerxi xorxi biçki, testere
xisimi, natese natese akraba
xvala-xvala xvala yapayalnız
xvama xvama dua
xinci xinci, xidi köprü
xolo xolo yine, tekrar
xolos xolos yakın
xomula xomla kuru
xorzi xorzi et
xoci xoci öküz
xuti, xut xuti beş
ca, nca ca ağaç
cadi cado cadı, büyücü
cireki coki kütük
cixa cixa kale
cici cinci dip
cori cori katır
coğori coğori köpek
coxo saxeli isim
cuma, coma cima erkek kardeş
ham, haya tena bu
hako, ako tezma bu kadar
halali alali helal
hamuşeni teşeni bunun için
hantepe, amtepe enepi, tenepi bunlar
hako, hak tak, atak burada
haşoaşo taşi böyle
hazi, azi anzi, azi şimdi
tinat tinat o da
tizma tizma o kadar
hako, hak tina o
hemendos ti dros o zaman
hemuşeni teşeni bunun için
heşo, eşo teşi, eşi öyle
heko, hek tek, etek orada

(Not: Bu karşılaştırmalı liste orijinal metindeki tablolardan derlenerek, OCR hataları giderilerek ve Laz-Megrel dilleri arasındaki yapısal bağı göstermek üzere düzenlenmiştir.)

Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği
Sonat GÖK

LAZLAR VE LAZ DİLİ İLE İLGİLİ KAYNAKÇA

Hazırlayan: Sonat GÖK

  • An Outline of Georgian History, Sh. Meskia, 1968, Tiflis.
  • A Modern History of Georgia, D. M. Lang, 1962 ve 1971, Londra.
  • A History of The Georgian People, W. E. D. Allen, 1932 ve 1971, Londra.
  • A History of The Kingdom of Egrissi (Lazica), From its Origin to the Fifth Century, A. D., N. Lomouri, Bedi Kartlisa Dergisi, sayı 26, 1969, Paris.
  • The Black Sea Turks: Some Aspects of Their Ethnical and Cultural Background, M. A. Meeker, International Journal of Middle East Studies, Sayı 2, 1971, Cambridge.
  • Batlamius?
  • De Admin Imperio, Constantin Prorphyrogenetos.
  • Bell, Gott., Procopius.
  • De aedificiis, Procopius.
  • Anabasis of Alexander, Arrianus.
  • The Byzantine Monuments and Topography of Pontos, A. Bryer, D. Windfield, Dumbarton Oak Research Library and Collection, 1985, Washington, D.C.
  • Byzantinische Quellen zur Länder- und Völkerkunde, Detrich, 1912, Leipzig.
  • The Cambridge Medieval History, The University Press, 1936, Cambridge.
  • Choronographia, Theophanes.
  • Çanuri Tekstebi, Jgenti, 1938, Tiflis.
  • Çanuri Tekstebi-1 (Xopuri Kilokavi), Prof. Arnold Çikobava, 1929, Tiflis.
  • Çanuris Gramatikuli Analizi Tekstebiturt (1. Grammaire, 2. Textes), Prof. Arnold Çikobava, 1936, Tiflis.
  • Çanuri Tekstebi, Kipşidze, 1939, Tiflis.
  • Caucasian Battlefields, W. E. D. Allen, P. Muratof, 1953, Londra ve New York.
  • Dopoln. Svendeniya o ç'anskom yazıke, Kipşidze, 1911, Petersburg.
  • Dopolniteln'yja medeni ja o çanskom jazike, Kipşidze, 1911, St. Pétersbourg.
  • Frag. Hist. Graec, Anonymus Periplus.
  • Documents Anatolian Dialects d'Arhavi: Parler de Şenköy, 1967, Paris.
  • Contes Lazes, Georges Dumézil, Institut d'éthnologie, 1937, Paris.
  • Geographika, Strabon.
  • Eusthations?
  • Lazistan and Ajaristan, W. R. Rickmer, The Geographical Journal, LXXXIV, 1934.
  • Etudes de géographie ancienne, Vivien de St. Martin, 1852, Paris (Etude sur la Lazique de Procope).
  • Etude sur la langue Laze (MSL, 1899, x. 145-160, 228-240, 364-401, 405-448), Adjarian.
  • The Eastern Orthodox Church, S. Tzankov, 1929, Londra.
  • Eastern Christianity, N. Zernov, 1961, New York.
  • Georgians, D. M. Lang, 1966, Londra.
  • Greeks and Turkmens: The Pontic Exception, A. Bryer, Dumbarton Oak Papers, sayı 29, 1975, Washington.
  • Gruzin, Pripiski greç. Evangelia iz Koridi (Bul. de l'Acad. Imp. des Sciences de St. Petersburg), N. Y. Marr, s. 217, 1911.
  • La Géorgie Turque, G. Vechapéli, (s. 1-52), 1919, Bern.
  • Grammatika ç'anskago (Lazskago) yazıka, N. Y. Marr, 1910, Petersburg (XXVIII, 240 - gramer, müntehabat, Lügatçe).
  • Historia Naturia, Plinius.
  • A Historical Road of Eastern Orthodoxy, A. Schmemann, 1963, New York.
  • Iz poezdki v turetskiy Lazistan (Bull. de l'Acad. Imp. des Sciences St. Petersbourg, 1910. s. 547-570, 607-632), N. Y. Marr.
  • Iz Turecko-Lazskix Jazykovyx vzaimotnoşeniz 1: Tureckine leksiçekie kal'ki v Lazskom, S. S. Dzikia, 1964, Tiflis.
  • The Last Laz Rising and the Downfall of the Pontic Derebeys (1812-1840), Bedi Kartlisa Dergisi, sayı 26, 1969, Paris.
  • Lazistan et Arménie (Tour du Monde, 1875-1876), Deyrolle.
  • Lazistan (Nouv. Dic. Géogr. Universelle), Vivien de St. Martin, 1887, Paris.
  • Kreşçeniye armian... (Zap., 1905, XXVI, 165-171), N. Y. Marr.
  • The March-Lands of Georgia, W. E. D. Allen, Geographical Journal, sayı 74, 1929.
  • Okros Satsmisi (Golden Fleece), Zviad Gamsakhurdia.
  • Original Vocabularies of 5 West Cauc. Languages (JRAS, 1887, XIX, 145-156), Peacock.
  • Periplus, Arrianus.
  • Peoples and Languages of the Caucasus, B. Geiger et al., (The Hague, Mouton and Co., 1959).
  • Roman Rule in Asia Minor, I-III, D. Magie, 1950, Princeton.
  • Les Costumes Populaires de la Turquie, Osman Hamdi Bey, 1873, İstanbul.
  • Real-Encyclopedia, 2, XXIII, 1042 ve VIII, 258-280 - Pauly-Wissowa, Herman, Lazai ve Kiessling, Heiochi-Recherches comparatives sur le verbe Caucasien, Bibl. de l'inst. Fr. de Leningrad, Cilt XV, 1933.
  • Rugged Flanks of Caucasus, J. F. Baddeley, 1940, Londra.
  • Some notes on the Laz and Tzan, A. Bryer, Bedi Kartlisa Dergisi 50/51 ve 52/53 sayılar, 1966-1967, Paris.
  • The Struggle for Transcaucasia, F. Kazemzadeh, 1952, New York.
  • Tri mesyatsa v turetskoy Gruzii (Zap. kavk. Otd. Georg. Obşç.), Kazbek, 1875, Tiflis (X/I, 1-140).
  • Turecko-Lazskie Jazykovye vzaimoolnoşenija 2: Tureckie sintaksiceskie kal'ki Lazskan Orion: Sbornik posvjaşcennyj 80 letiju (A. G. Şanidze), S. S. Dzikia, 1967, Tiflis.
  • Textes en Laze d'Ardeşen (Makale), Bedi Kartlisa Dergisi, Cilt 29-30, s. 37, 1972, Paris.
  • Geschichte des Kaiserkums Von Trapezunt, Fallmerayer.
  • Über die Sprache der Lazen (Abh. Bayr. AK. W. 1843. Phil., Hist. Klasse, s. 1-38), G. Rosen.
  • I Viaggi in Armenia, Kurdistan e Lazistan, Bianchi, 1863, Milano.
  • Voyage round the Euxine Sea, Arrianus.
  • Voyage autour du Caucase, Dubois de Montpéreux (C. 2, s. 73, Atlas Seri 1, Levha: XIV (Lazistan Savaşları), 1839, Paris.
  • The Wars, Procopius.
  • Wanderungen im Oriente, Koch, (Weimar, 1846/1847) II: Reise im Pontischen Gebirge.
  • Zametki o Turtsii (Zap. Kavk. Otd. Geogr. obşç., XXV, 1905, Tiflis).
  • La synthése des périples pontiques, A. Baschmakoff, Méthode de précision en paléo-ethnologie. (Etudes d'ethnographie, de sociologie, tome III), 1948, Paris.
  • Asia oder ausführliche Beschreibung des Reichs des Grossen Mogols und Theil von Indien... nebst einer vollkommenen Vorstellung des Königreiches Persien, wie auch Georgien, Mengrelien, Circassen... übers. J. J. Beern, O. Dapper, 1681, Nürnberg.
  • Lebeau, Liv XXXIX, T. VII, P. 334 (Lebas Küçük Asya ve F. Dvornik; Les Slaves, Byzanece et Rom, 1926).
  • Mission und Politik in Byzanz. Ein Beitrag zur Strukturanalyse Byzantinischer Mission zur Zeit Justins und Justinians (Diss, 1973), I. Engelhardt, 1974, München.
  • Untersuchungen zur materiellen Kultur der Lazen (Yayınlanmamış tez), W. Feurstein, 1983, Freiburg/B.
  • My travels in Turkey, D. Hills, 1964, Londra.
  • Narrative of a Tour through Armenia, Kurdistan, Persia and Mesopotamia, H. Southgate, 1840, Londra.
  • Argonautica, Apollonius Rhodius.
  • De Administrando Imperio, Constantine Porphyrogenitos.
  • Byzance avant l'Islam, P. Goabert, 1951, Paris.
  • Arkeologiuri mogzaroba Guriaşa da Açaraşi, Dimitri Bakradze, 1873, Petersburg (Gürcüce'de, 1978, Tiflis).
  • Axali Tserilebi (Yeni Yazılar), Aleksandre Manvelişvili, 1991, Arvada, Amerika B. D.
  • Axali Şednezili Sakartvelo (Gazet Droeba, No. 50), S. Mesxi, 1878.
  • Batumisaken (Gazet Droeba, No. 174, 178, 181, 184), S. Mesxi, 1878.
  • Axal Şemoertebul Kartvelebisatvis (Gazet Droba, No. 239), S. Mesxi, 1878.
  • Atçarlebis Gadasaxleba (Gazet Droeba, No. 120), S. Mesxi, 1879.
  • Batumis Şkolis taobaze (Gazet Droeba, No. 242), S. Mesxi, 1882.
  • Batumida da Batumelebi (Gazet Droeba, No. 257), S. Mesxi, 1882.
  • Buneri Kari, Yakop Gogebaşvili, 1912, Tiflis.
  • Collection d'historiens Arménies, M. Brosset, 1874, St. Petersbourg.
  • Erti Sadili Şerif Bagtan (Gazet Droeba, No. 126), S. Mesxi, 1878.
  • Géographie d'Aboulféda, Tr. M. Reinaud, 1848, Paris.
  • Gadasaxlebul Kartvelebze (Gazet Droeba, No. 118), S. Mesxi, 1880.
  • Historiarum libri quinque, Agathias Myrinaeus, ed. J. P. Migne, P. G. LXXXVIII (Col. 1404, 1408, 1433, 1436), 1860, Paris.
  • History of the Byzantine State, G. Ostrogorsky, tr. J. Hussey, 1956, Oxford.
  • History of Ancient Geography, J. O. Thomson, 1948, Cambridge.
  • Historie de la Géorgie depuis l'Antiquité Jusqu'au XIXE, s. le Partie, M. Brosset, 1849, St. Petersbourg.
  • Journey through a part of Armenia and Asia Minor in the year 1835, J. Brant, Journal of the Royal Geographical Society of London, VI (1836).
  • Journal du Voyage en Perse, et aux Indes Orientales, par la Mer Noire et par Colchide, The Chevalier Chardin, 1686, Amsterdam.
  • Itinéraire de Tiflis a Constantinople, Le Colonel Rottiers, 1929, Bruxelles.
  • An Idler in Near East, F. G. Aflalo, 1910, Londra.
  • Journal of a residence in Northern Persia, C. Stuart, 1854, Londra.
  • Itineraria Romana, K. Miller, 1916, Stutgart.
  • Lazuri Zğaprebi (Laz Masalları), Zurab Tandilava, 1970, Tiflis.
  • Kazaxetşi gadasaxlebuli Tçanebi (Kazakistan'a sürülen Lazlar), B. Almanya'daki Radio Liberty Gürcüce Bölümü konuşma metni, 1989, Paris.
  • Lazistanis Sançakı, Giorgi Nikolozisdze.
  • Zakaria Tçtçinadze, Literatüruli Adjara Dergisi, No. 6, V. Mgeladze, 1961.
  • Meadows of Gold and Mines of Gems, El Masûdî, tr. A. Sprenger, 1841, Londra.
  • Musulmans malgré eux: Les Stavriotes, R. Janin, Echos d'Orient, XV, (1912).
  • Mogzaroba Guria, Açara, Samurzakanoda da Abxazeti, Tedo Saxokia, 1950.
  • Ostreuropaische und Ostasiatische Streifzüge, J. Marquart, 1903, Leipzig.
  • Die Ostgrenze des Byzantnischen Reiches, E. Honigmann, 1935, Bruxelles.
  • Osmalos Sakartvelo (Gazet Droeba No. 76), S. Mesxi, 1875.
  • Skizzen zur Historischen Topographie und Geschichte von Kaukasien, 1928, Wien.
  • La Synthése des Périples Pontiques, 1948, Paris.
  • Shipping in the Empire of Trebizond, A. Bryer, Mariners Mirror, LII (1966).
  • Sami tve Osmanyetis Sakartveloşi, Giorgi Nikolozısdze, (tarihsiz).
  • Topographia Christiana, Cosmas Indicopleustes, ed. J. P. Migne, PG. LXXXVIII, (col. 169), 1860, Paris.
  • Trebizond and the Persian transit trade, Royal Central Asian Journal XXXI (1944).
  • The Times, 29 ve 30 Ağustos 1963.
  • Travels in Persia, Georgia and Koordistan, M. Wagner, 1856, Londra.
  • Trebizond, The Last Greek Empire, W. Miller, 1926, London.
  • Tserilebi, (C. II., Ishak Davitaşvili, Tel-Aviv.)
  • Tçaneti, Toponomiler, Iuri Sixarulizde, 1977, Tiflis.
  • Voyage en Arménie et en Perse fait dans les années 1805-1806, P. A. Jaubert, 1821, Paris.
  • Vis darçeba Batumi (Gazet Droeba No. 118), S. Mesxi, 1878.
  • The Book of Peoples and Countries, Assyrian manuscript.
  • Die Bekehrung Georgiens zum Christentum, K. Kekelidze, 1928, Leipzing.
  • Custom and Justice in the Georgian Highland, University of Pennsylvania, Alexander Grigola, 1939.
  • L'Englise Georgienne, M. Tamarati, 1910, Roma.
  • The Folk Music of Georgia, Musical Quarterly 19, 417-30, Victor Belyaev, 1933.
  • Gurian, Mingrelian and Imaretian Folk Song, in Papers of the Musical Ethnographic Commision. Volume II. Moscow: The Imperial Society of Natural Sciences, Anthropology and Ethnography (Rusça ve Gürcüce), 1911.
  • Georgian Musical Culture, Balanshinıvadze and others, State Publishing House, 1957, Moscow.
  • Lives... of Georgian Saints, D. M. Lang, 1956, London.
  • The Musical Culture of the Georgian Countryside, Peter Gold, (Yayınlanmamış), s. 263, 1968.
  • Republican Rome: Army and Allies, E. Gabbo, 1976, Oxford.
  • Les six Voyages de Jean-Baptiste Tavernier, 1682, Paris.
  • Batumis Mazrisdatsari eleba (Gazet Droeba, No. 62) 1881, S. Mesxi.
  • Batumis Şkolis taobaze (Gazet Droeba, No. 242), S. Mesxi, 1882.
Ogni - Sayı 01 © Laz Kültür Derneği

Üyelik Gerekli

Katkıda bulunmak için topluluğumuza katılın!

Arşivlerimize katkıda bulunmak için ücretsiz üyelik gereklidir. Katılmak sadece bir dakika sürer!

Düzeltme Önerisi

Aşağıdaki kutuda metni düzelterek bize gönderin. PDF orijinaliyle karşılaştırarak düzeltebilirsiniz.

Düzeltmeniz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayına alınacaktır.